apocular gelıyor sözleri / 1890’lardan Bugüne Kürt Hareketi: Sunum notları

Apocular Gelıyor Sözleri

apocular gelıyor sözleri

  Destpêk  

Mazlum DOĞAN

Home 

PKK

PKK (Türkçe telaffuz: /pekaka/ veya /pekeke/)[40] veya tam adı ile Partiya Karkerên Kurdistanê (Türkçe: Kürdistan İşçi Partisi), Türkiye'nin doğu ve güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Suriye'nin kuzeydoğusu ve İran'ın kuzeybatısını kapsayan bölgede öz yönetim kurmayı amaçlayan ve bu amaçla söz konusu topraklara sahip olabilmek için[41] askerî hedeflere, köy korucularına ve sivillere[42][43][44][45] karşı saldırılar düzenleyen yasa dışı ayrılıkçı silahlı örgüt.[46][47][48][49][50][51]Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra; KADEK (Kürtçe: Kongreya Azadî û Demokrasiya Kurdistanê, Türkçe: Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi) ve Kongra-Gel (Halk Kongresi) isimlerini de kullanmıştır.[52][53] 1978 yılında, Lice'nin Fis köyünde Abdullah Öcalan ve kendisini destekleyen 21 kişi tarafından kurulan[54][55] PKK'nın ideolojisi, 2005 yılına kadar Marksizm-Leninizm, ardından demokratik konfederalizm[56] üzerine kurulu olmuştur.

PKK örgütünün gerçekleştirdiği ilk silahlı eylemler 1978 yılında radikal sol örgütlere karşı gerçekleşmiştir.[57] Özellikle Maocu çizgide olan Türkiye İşçi Köylü Partisi'ne (TİKP) karşı Güneydoğu illerinde 1978-1980 yılları arasında çeşitli saldırılar düzenlemiş, önde gelen TİKP mensupları öldürülmüştür.[57][58] 1979-1980 yılları arasında ise, PKK tarafından Siverek'te bulunan Bucak aşiretine ve yöredeki sivillere karşı silahlı eylemler gerçekleştirmiştir.[59][60][61] 7 Eylül 1980'de asteğmen İlyas Bayraktutar çeşitli işkencelerle öldürüldü. Maddi olarak yeterli desteği aldığını ve yeterli kapasitede militanı olduğunu düşünen örgüt; 1984'te gerçekleştirdiği Eruh ve Şemdinli baskınları ile, o tarihten bu yana Türk güvenlik güçlerine ve sivillere karşı saldırılarını sürdürmektedir.[57][60]

Bazı politikacı ve yazarlara göre, PKK gerek geçmiş dönemde gerekse günümüzde eylemleri için çeşitli Marksist-Leninist örgütler veya partiler ile iş birliği yapmıştır. Örgüt, 12 Mart 2016 tarihinde Halkların Birleşik Devrim Hareketi bileşenleri ile birleşerek Türkiye'de faaliyet yürüten bazı komünist ve Marksist-Leninist silahlı örgütlerle ortak bir cephe oluşturmuştur.[62] Bununla birlikte PKK'nın Batılı ülkelerden maddi, manevi ve politik destek gördüğü; hatta örgüte silah ve teçhizat tedarik edildiği öne sürülmektedir.[63] Türkiye'deki eylemlerinin finansmanının büyük bir kısmı Türkiye dışından sağlanmaktadır.[64] Örgütün, kendine yeterli maddi desteği sağlayabilmek için uyuşturucu ticareti, eroinüretimi, insan ticareti, kara para aklama ve kaçakçılık gibi yasadışı suç faaliyetleri yürüttüğü iddia edilmektedir.[65][66][67] 2010 yılında, Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan "Organize Suç Tehdidi Değerlendirmesi" raporunda, örgütün sadece eroin kaçakçılığından yılda 50 milyon dolar ile 100 milyon dolar arasında para kazandığı belirtilmektedir.[68]

PKK; Avrupa Birliği ülkeleri, NATO, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Japonya, Kanada, Kazakistan ve bölgedeki Türkiye, Suriye, Irak ve İran'ın da aralarında bulunduğu çeşitli ülke ve uluslararası kuruluşlar tarafından terör örgütü olarak tanınmaktadır.[69]Rusya, Çin, Hindistan, İsviçre, Mısır, İsrail, Tunus, Suudi Arabistan, Ukrayna, Birleşik Arap Emirlikleri ise PKK'yı terör örgütü olarak kabul etmeyen ülkelerden bazılarıdır.[70][71][72] Örgüt, Avustralya merkezli Ekonomi ve Barış Enstitüsü'nün (IEP) "2018 Küresel Terörizm Endeksi" raporunda "Avrupa'nın en kanlı terör örgütü" olarak listelendi. 2016 yılında 268 kişinin, 2017 yılında ise 71 kişinin ölümünden sorumlu oldu.[73] 2020 itibarıyla Türkiye sınırları içerisinde 500 civarı, toplamda 60.000 civarı silahlı PKK mensubu olduğu düşünülmektedir.[74][75]

İdeolojisi ve amacı

PKK'nın ideolojik yapısı Marksizm-Leninizm,Maoculuk,Apoculuk[78], Kürt milliyetçiliği[79] ve demokratik konfederalizm'dir. Abdullah Öcalan, PKK'yı "Kürtproleterdevrimci hareketi" ve "ulusal kurtuluş mücadelesi" olarak tanımlamıştır.[80]

PKK ilk yıllarında Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı jeokültürel bölge olan Kürdistan'da sosyalist bir Kürt devleti kurma amacı olduğu halde 90'lı yıllarda gerek SSCB'nin dağılması gerek ise Abdullah Öcalan'ın ideolojik değişimleri PKK'yı devlet kurmak fikrinden vazgeçirmiştir.[81] PKK, Türkiye'nin doğu ve güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Suriye'nin kuzeydoğusu ve İran'ın kuzeybatısını kapsayan bölgede öz yönetim kurmayı amaçlamaktadır.[82]Mehmet Ali Birand ile yaptığı ve 16 Haziran 1988 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan röportajında Öcalan "Amacımız Türkiye'den toprak koparmak değil, aşamalı şekilde bir gerçeğin kabul edilmesini sağlamaktır. Her şey size bağlıdır." ifadelerini kullanmıştı.[83]

Faaliyet alanı büyük ölçüde Türkiye toprakları olmakla birlikte, Batı Avrupa'da,[84] Suriye, Irak ve İran[85] topraklarında da etkinlik göstermektedir.

Tarihi

Arka plan

Kürt isyanları

Osmanlı döneminden itibaren Anadolu'daki Kürtler, merkezi yönetime karşı çeşitli sebeplerle birçok isyanda bulunmuşlardır. 1830'da Mir Muhammed İsyanı, 1918-1921'de Koçgiri İsyanı, 1920'de Milli Aşireti Ayaklanması, 1925'te Şeyh Said İsyanı gibi birçok isyan gerçekleşmiştir. Şeyh Said İsyanı sonrası çıkarılan Şark Islahat Planı[86][87] çerçevesinde Kürt illerinde olağanüstü hâl ilan edilmiş, halka açık yerlerde Türkçe dışında bir dil konuşulması yasaklanmış, Türkçe olmayan köy, ilçe ve il isimleri Türkçeleştirilmiştir. 1926-1930 yıllarında Ağrı ayaklanmaları ve 1937-38'de Dersim İsyanı gerçekleşmiştir. Özellikle Dersim İsyanı sertlikle bastırılmış, 13 bin 160 kişi ölmüş, 11 bin 818 kişi sürgün edilmiştir.[88] Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki bu isyan ve ayaklanmalar çoğunlukla aşiret bazlı olup ayrılıkçı veya bağımsızlıkçı bir kimlik içermemekteydi.

Doğu mitingleri

Türkiye İşçi Partisi 16 Eylül 1967'de Diyarbakır, 24 Eylül'de Silvan, 1 Ekim'de Siverek, 8 Ekim'de Batman, 15 Ekim'de Tunceli, 22 Ekim'de "Doğu Mitingleri" düzenlemiştir. 23 Mayıs 1971'de Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) kurulmuştur.

Apocular dönemi (1974-1978)

Abdullah Öcalan'ın örgütsel geçmişi 1974'te Marksist bir yapı olan Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) ile başlamaktadır.[89][90] Solcu Türk ve Kürt öğrencilerden oluşan dernek, 1975 yılında kapatıldı.

27 Kasım 1978 tarihli kuruluş bildirgesine kadar olan dönem Apocular olarak adlandırılmaktadır. Apocular ismi özellikle Dikmen toplantısından sonra yaygın şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Öcalan'ın politik fikirlerinin geliştiği ve ülke içinde 1970'lerin ortasına kadar gelişen yapılarla bağlantılarını kurmuş ve tanıtmıştır. Bu dönemin sonlarında fikirlerini harekete koymak için Güneydoğu Anadolu'da var olan feodal yapıda yer bulması ve bu yapıyı kendi amaçları için şekillendirmesi ve kendi amaçlarının da bölgenin yapısı altında şekillenmesi fikrini benimsediler.[93]

Apocuların çekirdek grubu 16 kişiden oluşmaktaydı. 1975'te grubun Dikmen'de yaptığı bir toplantıda üniversiteyi bırakarak Marksist-Leninist bir grup oluşturma ve bağımsız bir Kürt devleti için savaşma kararı alındı. Alınan kararlar arasında Türk milliyetçilerine saldırılar düzenleme, militan solcularla münazaralar ile Kürt milliyetçiliğini tanıtma ve gösteriler ile dikkat çekme yer alıyordu. Yıllar içinde bu on altı kişiden sadece Öcalan grupta kalmış, bazıları kendi kuruluşunda rol oynadıkları yapı tarafından öldürülmüştür.[93]

Tunceli Raporu

1978 yılının 15-26 Haziran tarihlerinde Doğu'da denetlemeye çıkan bir mühendis albay, Tunceli'de denetim yaparken oradaki Harita Birliği personeli ve Ziraat Okulu öğretmenlerinden edindiği bilgilerden çok etkilendiğini ve bunları bildirmenin bir vatan borcu olduğunu ifade ederek gördüklerini ve duyduklarını bir rapor hâlinde Genelkurmay Başkanlığına sundu:

— Türkçe bilindiği hâlde askerlere ve emniyet mensuplarına Türkçe cevap verilmiyor.

— Subay, astsubay ve emniyet mensuplarına "faşist köpekler" diyorlar.

— Tunceli Valisi'nin arkasından "Eco'nun (Ecevit) faşist köpeği" diye bağırılmış.

— On beş kadar okulda bayrak merasimi yapılmamakta, İstiklal Marşı söylenmemekte.

— Emniyet müdürü dövülmüş.

— Resmî kişilere bakkallar, "Size satılacak bir şeyimiz yok." diyerek mal satmaktan imtina etmekte, bu yüzden harita personeli jandarma tavassutu ile alışveriş yapabilmekte.

— İstiklal mücadelesinde kullanılacak haritalar yapılıyor diye araziye dikilen harita işaretleri tahrip edilmekte.

— 19 Mayıs gösterilerine 15 okuldan ancak 17 öğrenci çıkarılabilmiş, o da Ziraat Okulundan öğrenciler.

— Tunceli'deki gizli bir komitenin emri ile sosyal ve ekonomik faaliyetler derhâl durdurulabilmekte.

— Duvarlara sarı yıldızlı Kürt millî bayrağı yapıştırılmakta.

— Kürt millî marşı diye bir marş toplu olarak okunabilmekte.

— Toplu olarak komünist enternasyonal marşı okunmakta.

— Kürt istiklal mücadelesinin patlaması ile birlikte bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun tümden mücadeleye katılacağı anlatılmakta.

Kuruluşu, şehir çatışmaları (1978-1980)

27 Kasım 1978'de Diyarbakır'ın Lice ilçesi Fis mahallesinde yapılan bir toplantıyla (1. Kongre) "Kuruluş Bildirgesi"ni düzenledi ve adını Kürdistan İşçi Partisi olarak değiştirdi.[95] PKK, bu bildirgeyle hareket alanını genişlettiğini de ilan eder ve yeni bir safha olan şehir eylemleri metotlarını uygulamaya başlar.[kaynak belirtilmeli] Marksist, Leninist temelli ayrılıkçı bir organizasyon olması sebebiyle sağ organizasyonlarla da çatışmaya girmiştir. Bu dönemde Başkan olarak Abdullah Öcalan, Başkan yardımcısı olarak Cemil Bayık, Yürütme kurulu başkanı olarak Şahin Dönmez, Asker sorumlusu olarak Mehmet Karasungur, İstihbarat sorumlusu olarak Mazlum Doğan, Yürütme kurulu üyesi olarak Mehmet Hayri Durmuş, Yürütme kurulu üyesi olarak Öcalan'ın eşi olan Kesire Yıldırım yer aldı.[93]

Mayıs 1979'de birçok örgüt mensubunun devlet güçleri tarafından yakalanması üzerine Öcalan, Haziran 1979 tarihinde Türkiye'den Suriye'ye geçmiştir. Ardından Türkiye’de bulunan üst düzey örgüt mensuplarına “etkili bir eylemle PKK’nın kamuoyuna ilan edilmesi” talimatını vermiştir. Bunun üzerine bir grup PKK mensubu, 30 Temmuz 1979 tarihinde Hilvan-Kurt başı Köyünde bombalı ve silahlı saldırı gerçekleştirmiş ve PKK’nın kuruluş bildirisinin sonuç bölümü olay yerine bırakılmıştır.

Kuruluş bildirgesiyle bölgede varlığını geliştirme ve sosyal yapıya bürünme devresine girmiştir. 43.000 olayın yaşandığı dönemde, PKK Şehir Çatışmaları döneminde aktif bir yapıdadır. 12 Eylül 1980 büyük oranda şehir çatışmaları dönemini sona erdirse de organizasyonun eylem kabiliyetini ortadan kaldırmamıştır.[93]

PKK'nın çatışmaları sadece karşıt görüşlerin çatışması olmakla kalmayıp 30 Temmuz 1979'da Cuma Tak önderliğindeki grup tarafından Urfa Milletvekili Mehmet Celal Bucak'a düzenlenen suikastla, devletle iş birliği içinde olmakla ve Kürtleri sömürmekle suçladığı aşiretlere de yönlendirmiştir.[97]

1980 darbesi öncesi diğer komünist ve Marksist-Leninist gruplar gibi yapılanmış ve propagandasını silahlı eylemlerle duyurmuştur. 12 Eylül Darbesi ülke içinde yaşamın sekteye vurulmasını amaçlayan faaliyetlere karşı bu faaliyetleri yürüten bireylerin etkisiz kılınması amacı ile yürütülmüştür. Öcalan, ülkeyi terk etmiş ama onunla ülke dışına çıkmayan PKK militanları darbe grubunca yakalanıp hapsedilmişlerdir. Bu grup daha sonra cezaevi direniş hareketinin çekirdeğini oluşturacaktır.[93]Diyarbakır Cezaevi'ndeki işkence ve kötü muamelelere tabii tutulan tutukluların büyük çoğunluğu PKK'ya katılmış ve onun ana omurgasını oluşturmuştur.[98] 1984 yılında bu cezaevinden tahliyelerin başlamasıyla beraber PKK hızla güç kazanmaya başlamıştır.

Diyarbakır Raporu

Bu dönemde Diyarbakır'da dört lisede millî güvenlik bilgisi dersi öğretmenliği yapan subaylar, 1979'da Genelkurmay Başkanlığına bir rapor sundu:

1. Öğrencilerin büyük bir çoğunluğu, öğretmenlerine olan saygınlıklarını yitirmişlerdir.

2. Öğrenciler dersleri ile uğraşacaklarına siyasetle uğraşmakta ve kendilerinin ayrı bir millet olduklarını söylemekteler.

3. Bir kısım öğrenciler; millî güvenlik bilgisi derslerinin, egemen güçlerin devrimci güçleri uyutmak için konulduğu görüşündeler.

4. Okulun duvarlarında, sıraların üstlerinde Kürtçülük sloganları yazılı. Hiçbir dershanede Atatürk'ün resmi yok.

5. Öğrenciler, millî güvenlik bilgisi öğretmenlerinin şahsında bütün subaylara antipati duymakta ve onları Kürtçülüğe engelleyen bir güç olarak görmekteler.

6. Öğretmen dershaneye girdiğinde hiçbir öğrenci ayağa kalkmıyor. İkaz edilmesine rağmen kalkmamakta direniliyor. Nasıl hareket edilmesi gerektiği kendilerine izah edildiğinde bir öğrenci, "Biz Pavlov'un köpekleri değiliz." diye cevap verebiliyor.

7. Bazı okullarda öğretmene devamlı olarak aşağıdaki sorular sorulmakta:

— Pasaportunuz var mı? Diyarbakır'a nasıl girdiniz?

— Kürdistan Devleti hakkında bilgi verir misiniz?

— Kürtler, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan önce de vardı, ne dersiniz?

— Atatürk'ün kaç babası vardı, Atatürk bir önder midir?

8. Öğrencilere, "Bir savaş olsa katılmaz mısınız?" diye sorulduğunda, "Kendi savaşımız olursa katılırız." şeklinde cevap alınıyor.

Bölücülük Raporu

Jandarma Genel Komutanlığı Denetleme Başkanı'nın başkanlığında oluşturulan ve görevlendirilen teftiş kurulunun 22 gün süren Doğu teftişi sonucunda hazırlanan rapor, 6 Nisan 1979 günü Başbakan Bülent Ecevit başkanlığında yapılan Sıkıyönetim Koordinasyon Toplantısı'nda okundu. Rapordan bazı ifadeler şöyleydi:

Bugün Suruç'tan Uludere'ye, daha ötelere kadar, Güney hudut bölgelerimiz adım adım yoğun bir bölücülük humması içindedir.

Oralarda artık Devriye Talimatı'ndaki klasik 2 kişilik devriyelerle göreve çıkmak hayal olmuştur. Bir köye 20 kişiden az müfreze ile girmek, arama yapmak, oradan bir kanun kaçağını çıkarmak artık cesaret isteyen bir iş hâline gelmiştir.

Dağlar, taşlar anlamları korkunç Kürtçe sloganlarla doludur. Şehirler, köy ve kasabalar için için kaynamaktadır. Arkadaşlarımız kendilerini bir müstemlekeci asker gibi hissettiklerini, bölge halkının, kendilerine bir işgal ordusunun subayı nazarı ile baktığını söylemektedirler.

Hudut bölgelerimiz, sessiz ve derinden bir kaosa sürüklenmektedir.

Ne yazık, o yörelerde Silahlı Kuvvetler dışında ayakta duran sağlıklı bir devlet organı daha kalmamıştır. Devlet müesseseleri, yaygın bir güvensizlik ve ürkeklik havası içinde otorite ve saygınlığını yitirmeye başlamıştır.

Biz Mardin'de iken Derik'te bir polis güpegündüz sokak ortasında kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Davaya bakacak olan Derik Hâkimi istirahat almış, bir diğeri kendi kendini reddetmiş, Mazıdağı Hâkimi yetkisizlik kararı vermiş. Yüksek Hâkimler Kurulunca görevli kılınan Mardin Hâkimi ise sanık bir öğretmenle üç eğitim enstitüsü öğrencisini tutuklayacak yürekliliği gösterememiştir. İşin dramatik yanı, savcı, bu sanıkların sorguları yapılırken pencerelere kum torbaları yığılmak suretiyle can güvenliklerinin sağlanması talebinde bulunmuştur.

Biz Mardin'de iken Öğretmen Okulu öğrencileri, derslerin Kürtçe verilmesini sağlamak için dersleri boykot etmişlerdir.

24 Eylül 1978'de Mardin Eğitim Enstitüsü kapısına asılan pano ve pankartlarda şu sloganlar göze çarpıyordu:

"Yaşasın Kürdistan'ın Kurtuluş Savaşı!"

"Yaşasın Kürdistan Devleti!"

"Silahlı Mücadelemiz Sürecektir!"

"Yaşasın Bağımsız Kürdistan!"

"Kürtlere Özgürlük, Sonuna Kadar Savaş!"

Suruç Ortaokulunda bir öğrenci, defterinin yapraklarını niçin "kan, kan, kan" kelimeleri ile doldurmuştur? Körpe çocuklara sınıf geçme notunu ihtilal yapma metodu öğretisine göre veren öğretmenleri denetleyen bir merci kalmadı mı?

Mardin'de polis karakolu otomatik silahlarla taranmış, Cizre'de Kaymakamın evi ve polis karakolu taşlanmıştır. Tekmil devlet memurları açık açık tehdit edilerek günbegün artan baskı ve terör havası içinde pasivize edilmiş ve susturulmuştur.

Bölücülük tehlikesi, amansız bir ahtapot gibi gezdiğimiz hudut kesimlerini sarmış durumdadır. KAWA'lar, SİVANCI'lar, KOMAL, RIZGARI grupları, DDKD'ciler, KUK'çular, DAĞCI'lar, APOCU'lar, yeraltında ve yer üstünde faaliyette bulunan legal, illegal teşekküller kasabalardan köylere doğru korkunç bir doğurganlıkla yayılmakta ve çoğalmaktadırlar.

23 Nisan 1979 tarihli Sıkıyönetim Koordinasyon Toplantısı

Doğu bölgesinde yaptığı geziden sonra 23 Nisan 1979 günü yapılan Sıkıyönetim Koordinasyon Toplantısı'nda konuşan Adalet Bakanı Mehmet Can, "Bingöl'de okullarda İstiklal Marşı'nın söylenmediğini, Atatürk'ün resminin sınıflardan alınıp çamura atıldığını, buna engel olmaya çalışan öğretmenin öldürüldüğünü" söyledi. Can; hâkim, savcı ve valilerin durumuna dair de şöyle dedi:

"Pertek Savcısı, evinin iki defa bombalandığını söyledi. Hâkimin evini de bombalamışlar. 'Yatak odasının ışığını yakıyor, kendim karanlıkta çatı katında yatıyorum. Ne olur beni buradan alın.' diye yalvardı. Tunceli Valisi de kendisinin alınması için yalvarıyor. Diyarbakır Valisi, Kars Valisi de, 'Ne olur beni buradan alın.' diyorlar."

1980-1984

Temmuz 1979'da Abdullah Öcalan Suriye'ye geçti.12 Eylül 1980 askeri darbesinin öncesinde sayıca az PKK militanı Suriye'ye eğitim almak için geçerken, darbenin ardından büyük sayılarda geçiş başladı. 1980-1982 arasında 300 kadar PKK'lı Suriye kontrolü altında olan Lübnan'ın Bekaa Vadisi'ne yerleşmiş ve burada Filistinlilerden eğitim, Suriye'den çoğunlukla örtülü şekilde destek almıştır. 15-26 Temmuz 1981'de PKK ilk konferansını Helvi kampında yaptı. Bu toplantıya 80 kişi katıldı. Kongrede Avrupa'da yapılanmanın güçlendirilmesi ve Türkiye içinde saldırılar için planlar yapılması kararlaştırıldı. Ertesi yıl Dev-Yol ve diğer aşırı sol gruplarla işbirliğine girildi.

1982'de İsrail'in Lübnan'ı işgalinin ardından PKK bölgede kalmaya devam etmiş, Bekaa'daki kamp PKK'nın ideolojik eğitim merkezi olmuştur. 1982'de Öcalan, Mesud Barzani ile Kuzey Irak'ta kamp inşa etme ve Barzani kontrolündeki sınır bölgesinden Türkiye geçme üzerine bir anlaşmaya vardı. 1983 sonunda Suriye ile anlaşamayan Dev-Yol, militanlarını kamplardan çekmeye başladı.Cem Ersever; PKK'nın bu süreçte Bulgar ve Suriye istihbarat birimlerinden yoğun olarak yardım aldığını ileri sürmektedir.[108]

1983'te üç PKK'lı altı ay boyunca Tunceli-Hakkâri arasındaki bölgeyi inceledi, haritaladı ve köylülerle görüştü. Başka bir grup Diyarbakır-Şırnak arasında keşif yaptı. Bu sayede hem yerlilerin görüşleri öğrenildi hem de daha sonraki saldırılar için güzergahlar, toplanma ve saklanma alanları, coğrafi yapı gibi konularda bilgi toplandı. 1984'te PKK saldırılar için hazırdı.

1984-1993

1984 senesiyle PKK yeni bir yapıya bürünmüştür. Dönemin Suriye hükûmetinin desteği ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde gerilla savaşı yöntemlerini uygulamaya başlamıştır.[55][110]

Bununla birlikte Öcalan 'Uzun süreli halk savaşı' ilan etti. 'Uzun süreli halk savaşı' 1:'stratejik savunma', 2:'stratejik dengeleme' ve 3:'stratejik saldırı' başta olmak üzere üç aşamadan ibaretti.[kaynak belirtilmeli] Bunun ilk aşamasının yöntemini 'Silahlı Propaganda' olarak nitelendirerek Kürdistan Kurtuluş Güçleri (Kürtçe: Hêzên Rizgarîya Kurdistanê, HRK) kuruldu ve üç birlik oluşturdu:[55] 'Agit' kod adılı Mahsun Korkmaz komutasındaki '14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği' Eruh-Şırnak-Pervari bölgesine, Abdullah Ekinci komutasındaki '21 Mart Silahlı Propaganda Birliği' Hakkâri-Çukurca-Şemdinli ve Ali Ömürcan komutasındaki '18 Mayıs Silahlı Propaganda Birliği' ise Van-Çatak bölgelerine saldıracaktı. Ancak Ali Ömürcan'ın birliği hücuma geçemedi. 15 Ağustos 1984 akşam 21.30'da Eruh ve Şemdinli'de PKK ilk büyük ölçekli silahlı eylemini gerçekleştirdi.

25 Ekim 1986'da Lübnan'da yapılan 3.kongresinde HRK lağvedilerek yerine Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu (Kürtçe: Artêşa Rizgarîya Gelê Kurdistan, ARGK) kuruldu. 1991-1992 yılında örgütün artan eylemleri 1993'te doruk noktasına ulaştı. 24 Mayıs 1993'te Bingöl-Elazığ karayolunu kesen PKK militanları, eğitimlerini tamamlayarak görev yerlerine sevk edilen silahsız 33 eri otobüslerden indirerek kurşuna dizdi. PKK'lılar, 13 er, bir polis ve 8 vatandaşı da kaçırdılar. Olayın ardından düzenlenen operasyonda, 10 PKK'lı öldürüldü ve kaçırılanlar kurtarıldı.[111][112]

1993-1998

Bu dönem örgütün hayatta ve ülkeler arası yapıda kalabilmek için ideolojisini büyük ölçüde yeniden gözden geçirdiği dönemdir.[kaynak belirtilmeli] Komünizm (Marksist-Leninist) yerine sosyalizm benimsenmekte ve kadın erkek eşitliğini savunduğunu göstermek üzere de kadınlar da erkek davranışlarını öne çıkarmaya ve cinsel öğeleri göz ardı etme politikası uygulanmaktadır.[kaynak belirtilmeli] Parti içinde dine karşı tolerans gösterilmesi bu yapının uzantısıdır.[kaynak belirtilmeli]

Bu değişimlerle PKK, Kürt devleti söyleminden vazgeçmiş ve Türkiye Cumhuriyeti devleti altında otonom bir yapı amaçladığını söylemeye başlamıştır.[kaynak belirtilmeli]

Örgüt bu dönemde sivillere yönelik saldırılarını yoğunlaştırmıştır.[113][114] Hem İnsan Hakları İzleme Örgütü hem de Uluslararası Af Örgütü; PKK'nın “devlet yanlısı” olduğunu iddia ettiği sivillere ve köylere karşı çok sayıda planlı sivil katliam gerçekleştirdiğini ve bunun örgütün resmi politikası olduğunu; 1992-1995 yılları arasında yapılan bu tür katliamlarda 39'u kadın, 76'sı çocuk olmak üzere 360 ​​kişinin hayatını kaybettiğini açıklamıştır.[113][114]

1996'da Türkiye Cumhuriyeti'nin savunma harcamalarına ayırdığı miktar bütün harcamalarının %4,2'sine kadar yükselmiştir.[115]

Başbağlar Katliamı (1993)

Ana madde: Başbağlar Katliamı

5 Temmuz 1993 tarihinde 100'e yakın PKK mensubu, Kemaliye'nin Başbağlar Köyü'nde sivilleri kurşuna dizip evleri ateşe verdi. 31 kişi öldü, 3 kişi yaralandı.[116][117][118] Katliamı PKK üstlendi ve Öcalan Davası'nda PKK'nın eylemlerine örnek olarak gösterildi.[119] PKK lideri Abdullah Öcalan olaydan habersiz olduğunu ve olayın sorumlusunun Dr. Baran kod adlı bir PKK sorumlusu olduğunu ifade ederek, katliamı PKK'nın düzenlediğini kabul etmiştir.[119]

İntihar saldırıları (1996-1999)

PKK 1990'ların ikinci yarısından itibaren birçok intihar saldırısı düzenlemiştir.30 Haziran 1996'da "Zilan" kod adlı PKK'lı kadın militan Zeynep Kınacı, Tunceli'de vücuduna sardığı bombaları İstiklal Marşı'nın okunduğu sırada tören alanında patlattığı olay, Türkiye'de düzenlenen ilk intihar saldırısı oldu. Olayda ikisi astsubay, toplam 6 asker öldü.[121]25 Ekim 1996'da ikinci bir canlı bomba olayı daha gerçekleşti. Adana'da Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü bahçesindeki polislerin arasına dalan PKK'lı Leyla Kaplan üzerindeki bombayı patlattı. Olayda 3 polis öldü.[121]29 Ekim 1996'da, Sivas'ta Cumhuriyet Bayramı'nın kutlandığı sırada Güler Otaş üzerindeki bombayı patlattı. Saldırıda üçü polis, biri sivil 4 kişi öldü. Sivas polisi hamile kadın giysili bir intihar bombacısı ihbarı almıştı. Alanda şüphelendikleri siyah çarşaflı genç kadını, bir kadın polis tarafından aranması için polis aracına götürürlerken bomba patladı.

Öcalan'ın yakalanmasının ardından intihar saldırıları artış gösterdi. Abdullah Öcalan'ın kardeşi Osman Öcalan, Alman Der Stern dergisine verdiği bir röportajda "(eğer ağabeyine zarar gelirse) Kürtler kendilerini patlayıcı kemerlerle saracak ve Türk askeriyle beraber havaya uçacaklar" sözlerini kullandı. Örgüt, intihar eylemleriyle Öcalan'ın idam edilmesini engellemeyi ve Türk hükûmetinin sert bir tepki göstererek sivilleri etkileyecek terör karşıtı operasyonlar yapmasını, bu sayede azalan popülaritesini yeniden kazanmayı hedefliyordu. 17 Kasım 1998'de Yüksekova,[125][126] 1 Aralık'ta Lice,[127]24 Aralık'ta Van,[128][129] 4 Mart 1999'da İstanbul,[121][130] 20 Mart'ta Başkale,[131] 27 Mart'ta Taksim Meydanı,[132] 5 Nisan'da Bingöl,[133][134] 8 Nisan'da Yüksekova,[135][136] 5 Temmuz'da Seyhan[137] saldırıları gerçekleşti. Ayrıca birçok saldırı da emniyet birimleri tarafından engellendi.[121] PKK'nın bu stratejisi örgüte marjinal bir fayda sağladı.

PKK 2006 ve sonrasında birçok intihar saldırısı daha düzenleyecekti.

1998-2002

Şemdin Sakık'ın yakalanması

13 Nisan 1998'de PKK'nın eski ikinci adamı olup örgütten iltica ederek Mesut Barzani'nin yanına sığınmış Şemdin Sakık (Kod adı: Parmaksız Zeki) ve kardeşi Arif Sakık, Özel Harekât birimleri tarafından ele geçirilerek Türkiye'ye getirilmişlerdir.

Öcalan'ın Suriye'den çıkışı

29 Ağustos 1998'de Abdullah Öcalan MED TV'de yayınlanan basın toplantısına telefon bağlantısıyla katılarak tek taraflı ateşkes ilan etmiştir.[138] Buna Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı Mesut Yılmaz şöyle yanıtlamıştır:

"Eğer Türk devleti ile savaşmakta çaresizliğini anlayıp da teslim olmak için bir adım atıyorsa, ben bunu olumlu görürüm. Devamının gelmesini bekleriz. Ama eğer kendine Avrupa'da siyasi platformda yer kazanmak için bir oyun peşindeyse boşunadır. Hiçbir zaman muhatap alamayız."

16 Eylül'de Türk Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde Suriye'ye hitaben şöyle konuşmuştur:

"Bazı komşularımız bizim iyi niyetimizi, gösterdiğimiz yakınlığı yanlış değerlendirmişlerdir. Uzun zamandan beri Apo denilen eşkıyayı kendi ülkelerinde barındırıp, onu destekleyerek Türkiye'yi terör belasına bulaştırmışlardır. Şunu açıkça söylemek istiyorum: Türk milleti artık bu konuda göstereceği iyi niyetin sonuna gelmiştir. Sabrımız tükenmek üzeredir. Sabrımızı taşırmasınlar."

1 Ekim'de TBMM'nin açış konuşmasında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel:

"Tüm uyarılarımıza ve barışçı açılımlarımıza rağmen hasmane tutumdan vazgeçmeyen Suriye'ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha tüm dünyaya ilan ediyorum."

Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, 6 Ekim'de Türkiye'yi ziyaret ederek arabuluculuk girişiminde bulunmuş ve Türkiye bunu kabul etmiştir.

9 Ekim'de Abdullah Öcalan PKK Yunanistan temsilcisi Ayfer Kaya (kod adı: Rozerin) ve bazı arkadaşları ile birlikte Suriye'yi terk etmiştir. (Bu olay PKK'nın literatürüne "9 Ekim Komplosu" olarak geçmiştir.)

Mısır Dışişleri Bakan Amr Musa 12 Ekim'de Ankara'ya gelerek Süleyman Demirel'e Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad'ın mesajını iletmiştir. 19 Ekim'de Adana'da yapılan Türkiye-Suriye görüşmesinin sonucu "Öcalan şu andan itibaren Suriye'de değildir ve kesinlikle Suriye'ye girmesine izin verilmeyecektir" hükmünü de içeren mutabakat metni imzalanmış ve 20 Ekim'de açıklanmıştır.[139]

Nairobi operasyonu

Lazarus Mavros adına düzenlenmiş Kıbrıs Cumhuriyeti sahte pasaportunu taşıyan Abdullah Öcalan, 2 Şubat 1999'da saat 11.33'te Yunan Ulusal İstihbarat Teşkilatı (EYP) mensubu Savvas Kalenteridis ile birlikte Kenya'nın başkenti Nairobi'ye gelmiş ve Yunanistan Büyükelçiliğine ait binaya yerleşmiştir.[140] Dönemim EYP başkanı ve üst düzey Yunan devlet yetkilileri Kalenteridis'ten Öcalan'ı derhal büyükelçilikten çıkarması istemesine rağmen, Kalenteridis kendine verilen talimatlara uymamış ve Öcalan'ı büyükelçilikte tutmaya devam etmiştir.[140][141]

Öcalan'ın büyükelçilikte kaldığını öğrenen Kenya hükûmeti 15 Şubat'ta Öcalan'ın derhal sınır dışı edilmesini talep etmiş ve Öcalan da Hollanda'ya gitmek koşuluyla binayı terk etmeyi kabul etmiştir. Kenyalı yetkililerin gözetiminde büyükelçilikten ayrılan Öcalan, Nairobi Havalimanı'na götürülmüştür; Kalenteridis de gelmek istemiş fakat buna Kenyalılar izin vermemiştir.[140] Öcalan'ın Kenya'da olduğu bilgisine sahip olan Türk güvenlik güçleri bir operasyon hazırlamıştır. Cavit Çağlar'a ait TC-CAG kuyruk numaralı Falcon 900 B tipi uçağı ile, Özel Kuvvetler Komutanı TümgeneralEngin Alan'ın komuta ettiği operasyon timi Kenya'ya gönderilmiştir. Havalimanına varan Öcalan; bu özel kuvvetler timi tarafından derdest edilerek[142] yakalanmış ve Türkiye'ye getirilmiştir.[140][141][143][144][145] Öcalan 16 Şubat 1999'da saat sabah 3.00'da Türkiye'ye getirilmiş ve dönemin Başbakanı Bülent Ecevit yaptığı açıklamada "Dünyanın neresinde olursa olsun devletimizin onu ele geçireceğini söylemiştik. Bu devlet sözünü yerine getirdi, şehit analarına verilen sözü yerine getirdi." ifadelerini kullanmıştır.

Öcalan'ın yakalanmasında Mossad'la iş birliği yapıldığına dair söylentiler ortaya atılmış fakat bunlar Mossad tarafından yalanlanmıştır.[146] Benzer şekilde Kenyalı yetkililerin de Türk yetkilerlerle irtibat halinde olduğu iddia edilmiş fakat bunlar da Kenyalı makamlar tarafından reddedilmiş, Kenya'nın hiçbir şekilde bu operasyonda yer almadığı Kenya hükûmeti tarafından belirtilmiştir.[141]

Öcalan'ın Yargılanması (1999)

Ana madde: Öcalan Davası

Abdullah Öcalan 29 Haziran 1999 tarihinde Türk Ceza Kanunu'nun muhtelif maddelerinde geçen ve 125. maddesinde müeyyidesi tespit edilen "devletin birliğini bozmaya veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklarda bir kısmının devlet iradesinden ayırmaya kalkışmak" suçundan yargılandı. Yargılanmasına 31 Mayıs 1999'da İmralı Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde başlanan davada Öcalan, PKK örgütünü kendisinin kurduğunu, örgütü sevk ve idare ettiğini, yakalandığı ana kadar örgütün kendisinin liderliği ve komutası altında faaliyetlerini sürdürdüğünü itiraf etti.[147]

29 Haziran 1999 tarihinde Abdullah Öcalan, oybirliği ile idama mahkûm edildi.[148] Karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından da onandı.[149][150] Mahkemenin gerekçeli kararında Öcalan'ın, eylemlerinin şiddeti, yoğunluğu ve sürekliliği ile içinde bebek, çocuk, ihtiyar ve kadınların da bulunduğu binlerce insanın öldürülmüş olması ve ülke genelinde ciddi tehlike oluşturması nedeniyle Türk Ceza Kanunu'nun 59. maddesinde düzenlenen cezai sorumluluğu kaldıran veya azaltan nedenlerden yararlandırılmamasına karar verildi. Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından ölüm cezası kararı verildi ancak karar uygulanmadı.[148]

İlk ifadesinde, yakalandıktan sonra kötü muameleye maruz kalmadığını söyledi ve PKK'nın ölümüne neden olduğu insanlardan özür diledi. Daha sonra ifadesinde PKK'nın 140 ayrı ülkeden destek gördüğünü ve eğer idam edilirse pek çok kan döküleceğini, canı bağışlanırsa çatışmaları bitirmeye çalışacağını söyledi.

Bu davada Öcalan, Türk vatandaşı olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve onun ceza kanununu tanıdığını ve savunmasının hukuki değil siyasi olacağını belirtmiştir.

Öcalan'ın destekçileri (Nisan 2003, Londra)

PKK'nın feshi (1999-2002)

Öcalan, 1 Ağustos 1999'da ateşkesin sürdürülmesini ve silahlı güçlerin Türkiye sınırlarının dışına çekilerek, sembolik barış gruplarının iyi niyetin bir göstergesi olarak Türkiye'ye gelmelerini ister. Ardından, örgüt tarafından PKK'nın silahlı güçleri sınırların dışına çekilerek, biri dağdan biri de Avrupa'dan olmak üzere iki barış grubu gönderilir.[kaynak belirtilmeli]

PKK, 2002'de kendisini feshetti ve yerine Kürdistan Demokratik ve Özgürlük Kongresi (KADEK) kuruldu. KADEK, Avrupa Birliğinin terör örgütleri listesinde yer almaktadır.

Çözüm süreci (2009-2015)

2014 Nevruz'unda bir PKK militanı. Kandil.

Ana madde: Çözüm süreci

Çözüm süreci, 2009 yılında Oslo görüşmeleri ile başlamış ve Öcalan tarafından yazılan, 2013 yılında Diyarbakır'da yapılan Sırrı Süreyya Önder tarafından okunan deklarasyonla halka açıklanmıştır.[151]

Örgüt yetkilileri Mart 2015'te silahlı mücadeleden vazgeçip, siyasi mücadeleye devam edeceklerini belirtmiştir. Fakat 20 Temmuz 2015'te Irak ve Şam İslam Devleti tarafından gerçekleştirilen Suruç saldırısı akabinde 22 Temmuz 2015'te iki polisin PKK tarafından öldürülmesi ile 2009 yılından beri sürmekte olan çatışmasızlık hali ve çözüm süreci askıya alınmıştır.[152][153][154]

2015-günümüz

Hendek çatışmaları (2015-2016)

Ayrıca bakınız: Hendek operasyonları ve 2015-16 Şırnak çatışmaları

Ağustos 2015'ten bu yana Şırnak'ın Silopi ve Cizre ilçelerinde özyönetim talebi ve birçok noktada hendek kazılması ve belediye başkanlarının tutuklanmasının ardından ildeki birçok mahallede sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş ve pek çok mahallede sokak çatışmaları çıkmıştır. Meydana gelen bu olaylarda birçok güvenlik görevlisi ve sivil ölmüştür.[155][156][157][158][159] Çok sayıda okul, hastane, cami, kütüphane gibi devlet kuruluşları PKK tarafından saldırıya uğramıştır.[160][161][162][163]

2020 Türkiye yangınları

Hatay'da çıkan yangını PKK'nın bir kolu olan "Ateşin Çocukları İnisiyatifi" üstlendi.[164] Aynı gün Kahramanmaraş[165] ve Osmaniye'de de yangınlar çıktı.[166]

Gara Katliamı (2021)

Ayrıca bakınız: Gara Katliamı

13 Şubat 2021 günü Kuzey Irak'taki Gara bölgesinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Pençe-Kartal 2 Operasyonu'na başlaması üzerine PKK Gara bölgesinde mağarada tutulan on üç silahsız sivili öldürdü.

2021 Türkiye yangınları

Ana madde: 2021 Türkiye yangınları

Adana, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bilecik, Bingöl, Bitlis, Bursa, Çanakkale, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Hatay, Isparta, İstanbul, İzmir, Karaman, Kastamonu, Kayseri, Kahramanmaraş, Kırklareli, Kilis, Kocaeli, Kütahya, Manisa, Mersin, Muğla, Osmaniye, Sakarya ve Şanlıurfa'da çıkan yangınların PKK tarafından yakıldığı iddia edilmektedir.[167]

PKK kongreleri

PKK, Abdullah Öcalan ve 21 kurucu üyenin katılımı ile 27 Kasım 1978'de Diyarbakır'ın Lice İlçesi Fis (Ziyaret) Köyü'nde "kuruluş kongresini" gerçekleştirerek kurulmuştur. Toplantıya katılanlar, çeşitli bölgelerin ve illerin ''delegeleri'' olarak katılım gerçekleştirmiştir.[55] Bu ilk toplantı PKK tarafından "1. Kongre" olarak da kabul edilir. Kongrede Öcalan tarafından hazırlanan "Tüzük ve Parti Programı" aynen kabul edilmiştir. Kabul edilen programda PKK'nın amaçlarından birinin de Türkiye'deki toprakların bir kısmını ele geçirme hedefi ortaya konulmuştur. Kongrede ayrıca "devletin güvenlik güçleri ve istihbarat kaynakları, Türk milliyetçi örgütleri ve bunların önde gelen liderleri, Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri’ndeki nüfuzlu ve popüler kişiler, güneydoğulu milletvekilleri, belediye başkanları, aşiretlerin ileri gelenleri ile sosyal şoven tüm sol örgütlerin" PKK'nın hedefleri arasında olduğu belirtilmiştir.[171] Kongre sonrası Öcalan, partinin genel sekreteri seçilmiştir.

2. kongre 20-25 Ağustos 1982 tarihleri arasında Abdullah Öcalan başkanlığında, Suriye-Ürdün sınırına yakın bir Filistin kampında örgütün gerilla stratejisini oluşturmak için yapılmıştır.[55] 2. kongrede silahlı eğitimin istenen seviyeye ulaştığı, militan sayısının artırıldığı ve İsrail'in Güney Lübnan'ı işgal etmesi sebebiyle Lübnan'da daha fazla kalınamayacağı gerekçe gösterilerek, Türkiye'ye girerek saldırılar gerçekleştirmek için Irak'ın kuzey bölgelerine gitmenin gerektiği ve ilk giriş yapılacak bölgenin Şırnak olması karar altına alınmıştır. 2’nci kongrenin ardından "büyük bir eylemle silahlı propagandadan gerillaya geçişin yapılması" ve günümüzde faaliyet gösteren Halk Savunma Güçleri'nin ilk yapılanması olan Kürdistan Kurtuluş Güçleri'nin (HRK) ilan edilmesi" talimatı verilmiştir. Bu durum, 15 Ağustos 1984 tarihinde Şemdinli ve Eruh’ta yapılan saldırılar ile gerçekleştirilmiştir.

3. kongre 25-30 Ekim 1986 tarihleri arasında Öcalan liderliğinde Lübnan'da, Bekaa Vadisi'nde bulunan Helvi Kampı'nda (Mahsun Korkmaz Akademisi) yapılmıştır.[55] Bu kongrede silahlı grupların bölgede varlıklarını sürdürebildiği, önemli ölçüde kitle ve bazı uluslararası çevrelerin açık desteğinin sağlandığı, örgütünün kendisini dünya kamuoyuna tanıttığı değerlendirmeleri yapılmıştır. HRK'nin lağvedilerek yerine Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu'nun (ARGK) kurulması kararlaştırılmıştır. Buna bağlı olarak ARGK'ye bağlı bir yazılı tüzük oluşturulmuştur. Bunlarla birlikte örgüt içi ve dışı istihbarat birimleri oluşturulmuştur.

4. kongre 26-31 Aralık 1990 tarihleri arasında Irak'ın kuzeyinde bulunan Haftanin bölgesinde yapılmıştır. Bu kongreye Öcalan katılmamış, ancak talimat ve değerlendirmelerini kongreye ulaştırmıştır. Bu kongrede; örgütlenme ile ilgili olarak faaliyetlerin en üst seviyede siyasi büro ve askerî komite şeklinde birbirinden ayrılması, halk ayaklanmaları sürecine gelinmesinden dolayı örgütlenmelerin bu ihtiyaca göre şekillendirilmesi, basın yayın faaliyetlerinin geliştirilmesi gibi kararlar alınmış ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasına bağlı olarak klasik Marksist-Leninist yorumlamalarda değişime gidilmiştir.

5. kongre 8-28 Ocak 1995 tarihleri arasında Irak’ın kuzeyinde gerçekleştirilmiştir. Kongrede PKK programında ve tüzüğünde değişiklikler yapılmıştır. Örgütün dış destek sağlaması için örgüte yardım etmeleri kaydıyla her devlet, grup veya kişi ile ittifaka girilmesi kararlaştırılmıştır. Ayrıca Sürgünde Kürdistan Parlamentosu'nun (PKDW) oluşturulması gerektiği belirtilmiştir. PKDW'nin kurulmasına yönelik çalışmalar, bu amaçla oluşturulan komisyon tarafından 12 Ocak 1995 tarihinde resmen başlatılmıştır. Sonuç olarak 65 kişilik Sürgünde Kürdistan Parlamentosu'nun kuruluşu 12 Nisan 1995 tarihinde Lahey, Hollanda'da ilan edilmiştir.

6. kongre Ocak-Şubat 1999 döneminde Irak'ın kuzeyinde bulunan Kandil Dağı'nda yapılmıştır. Öcalan’ın hazırlayıp gönderdiği rapor 6’ncı kongreyi yönlendirmiştir. Bu raporda örgüt yapısının yeniden şekillendirilmesinde yaşanan sorunlar belirtilmiştir.[kaynak belirtilmeli]

Olağanüstü olarak toplanan 7. kongre 2-23 Ocak 2000 tarihleri arasında Irak'ın kuzeyinde gerçekleştirilmiştir. Kongreye İmralı Adası'nda tutuklu bulunan Öcalan, 4 Aralık 1999 tarihli bir rapor göndermiştir.[180] Kongrede, parti programı kökten değiştirilmiştir; yeni programda "ayrı devlet kurmanın 21. yüzyıl dünyasında fazla gerekli ve gerçekçi olmadığı" söylemi kabul edilmiştir.[181] Silahlı yapılanma Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu'nun adının Halk Savunma Güçleri (HPG) olarak değiştirilmesi ve buna göre teşkilatlanması kabul edilmiştir.[182] Bu kongreyle birlikte serhildan mücadelesinin başladığı da ilan edilmiştir.[183]

8. kongre 4-14 Nisan 2002 tarihleri arasında yapılmıştır. Öcalan’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) sunduğu savunmalar benimsenmiştir.[184] Savunmada 21. yüzyılı büyük ölçüde etkileyecek yeni bir küresel sistemin şekilleneceği ve bunun "daha barışçıl, daha demokratik, daha özgürlükçü ve adil bir sistem"[183] olacağı ifade edilmiş, bu bağlamda yeni stratejiler oluşturularak örgüt yapısının yenilenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Kongrenin ilk günü olan 4 Nisan 2002 tarihi itibarıyla "her alanda PKK adıyla yürütülen faaliyetlerin durdurulduğu" açıklanmış[184] ve en üst örgütlenme olarak "Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi" (KADEK) adıyla yeni bir yapı oluşturulmuştur.[185]

9. kongre (KONGRA-GEL 1’inci Genel Kurul Toplantısı) 27 Ekim-6 Kasım 2003 tarihleri arasında çeşitli ülkelerden gelen 360 üyenin katılımıyla Kandil Dağı’nda yapılmıştır. Öcalan’ın yazdığı rapor kongrenin ana hattını belirlenmiştir.[186] Öcalan’ın ileri sürdüğü "demokratik ekolojik toplum" ifadesinin belirleyici rol oynadığı kongrenin açılış konuşmasında dile getirilmiştir.[187] Bu kongrede KADEK feshedilerek "Kürdistan Halk Kongresi" (KONGRA-GEL) adıyla yeni bir yapı oluşturulmuştur. Bu değişimin nedenleri arasında "demokratik ekolojik sisteme uyumlu yapılanma", "Marksist-Leninist etkileri değiştiren yeni bir yapılanma" ve "egemen devletlerle barışçıl demokratik çözüm"[188] olarak deklare edilmiştir. Kongrede KONGRA-GEL tarafından Kürtlere ait anayasanın olması konusuna vurgu yapılarak buna zemin oluşturacak "Demokratik Haklar Bildirgesi" hazırlanmıştır.[187][189][190]

10. kongre (KONGRA-GEL 2. Olağanüstü Genel Kurul Toplantısı) 16-26 Mayıs 2004 tarihleri arasında, 252 üyenin katılımıyla gerçekleştirilmiştir.[191] Öcalan’ın Bir Halkı Savunmak isimli eseri, kongreye rapor olarak sunulmuştur.[192] Kongrede tüzük değiştirilmiş, örgütün yapılanması ile ilgili yeni komitelerin kurulması kararlaştırılmıştır.[193]

11. kongre (Yeniden Yapılanma Kongresi) 28 Mart-4 Nisan 2005 tarihleri arasında, Irak’ın kuzeyinde, 205 üyenin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Kongrenin açılış konuşmasında öncekilere benzer olarak Ortadoğu’daki ve dünyadaki sorunların çözümü için PKK'nın yeniden yapılanması ve kurulması gerektiği vurgulanmıştır. Öcalan bu yapılanmayı demokratik konfederalizm şeklinde ifade etmiştir.[194]

12. kongre (KONGRA-GEL 3. Olağanüstü Genel Kurul Toplantısı) 4-21 Mayıs 2005 tarihleri arasında, Irak'ın kuzeyinde, 236 üyenin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Kongrede içinde bulunulan dönem değerlendirilmiş, Öcalan’ın 21 Mart 2005 tarihinde ilan ettiği demokratik konfederalizm ilkeleri kabul edilmiştir. Bahsedilen bu modele göre İran'da, Türkiye'de, Suriye'de ve Irak'ta oluşacak bir Kürt yapılanmasında tüm Kürtler bir araya gelerek kendi federasyonlarını, birleşerek de üst konfederalizmi oluşturacaklardır.[195]

13. kongre (KONGRA-GEL 4. Genel Kurul Toplantısı) 17-23 Nisan 2006 tarihleri arasında yapılmıştır. Kongre'de "Kürdistan’daki tüm toplumsal, siyasal, demokratik kurum ve kuruluşları demokratik ulusal birlik çizgisinde dayanışma ve birliği güçlendirmek için bir ulusal konferans" çağrısı deklare edilmiştir. Kongrede ayrıca Öcalan'ın serbest bırakılmasının temel bir ilke olduğu vurgulanmıştır.[196]

14. kongre (KONGRA-GEL 5. Genel Kurul Toplantısı) 16-22 Mayıs 2007 tarihleri arasında, Irak’ın kuzeyinde 213 üyenin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Kongrede birçok kararın yanı sıra sistemin adında da bir değişiklik yapmıştır. Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK)” ismi kabul edilmiş ve izleyeceği politikalar belirlenmiştir. Bu kongrede; bütün “Kürdistanlı güçlere ulusal konferans” çağrısı tekrar edilmiştir. Ayrıca birinci derecede ele alınması gereken konunun Öcalan’ın sağlığı olduğu belirtilmiş ve örgüt ile ilgili tek muhatap Abdullah Öcalan'dır.” açıklaması yapılmıştır.[197]

15. kongre 10 Temmuz 2013 günü Kandil Dağı'nda yapılmıştır. Kongre'de YDG-H'nın oluşturulması benimsenmiştir. Yürütme Konseyi'ne Cemil Bayık getirilmiş, eski Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan ise HPG'nin başına geçmiştir. Ayrıca özerk yapılanmaların her alanda yapılması fikri benimsenmiştir.[198]

Örgüt

Yıllara göre ölümler

Örgütün devlete, sivillere, köy korucularına ve karşıt gruplara karşı silahlı propaganda ve şiddet eylemlerine ağırlık verdiği 1984 yılından beri meydana gelen ölümlerde ciddi artışlar gözlenmiştir.[43]

Yıllar1PKK üyesi Sivil Asker Polis Köy korucusu
1984 11 20 24 - -
1985 100 82 67 - -
1986 64 74 40 3 -
1987 107 237 49 3 10
1988 103 81 36 6 7
1989 165 136 111 8 34
1990 350 178 92 11 56
1991 356 170 213 20 41
1992 1055 761 444 144 167
1993 1699 1218 487 28 156
1994 4114 1082 794 43 256
1995Altı aylık2292 1085 450 47 87

1Amerikan Bilim Adamları Federasyonu (FAS)'ın PKK ve terörizm raporu[43]

Kuzey Irak kampları

PKK Güneydoğu Anadolu bölgesinde yeterli halk desteğini alamadığından[kime göre?] ve güvenlik güçleri karşısında 20.000'den fazla kayıp verdiğinden sınır ötesine yerleşmeye çalışmıştır. Uzun süre Suriye'de kaldıysa da, bu hem yeterli olmamış, hem de 1998'den sonra burada da barınma imkânı kalmamıştır. Körfez Savaşı'ndan sonra oluşan güç boşluğundan yararlanan PKK 1990'ların başında Kuzey Irak'a yerleşmiştir. Irak Savaşı (2003) ise PKK'ya daha geniş bir güç boşluğu sağlamış ve Kandil Dağı ve çevresine yerleşmiştir. Bu bölgede 10'dan fazla PKK kampı vardır. ABD, Irak'ı işgal ederken bu kampları ortadan kaldırma sözü vermiş, Bağdat Yönetimi ve yerel Kürt yönetimi de PKK faaliyetlerine izin vermeyeceklerini açıklamışlardır. Ne var ki zaman içinde Her üçü de PKK'yı bu bölgeden sökmeye güçlerinin yetmediğini ima etmişlerdir. Özellikle Mesud Barzani ve Kürdistan Demokrat Partisi ise PKK faaliyetlerine göz yummanın ötesinde silah da sağlamışlardır.[199] Irak ordusunun silahları PKK'lıların eline geçerken, bu silahlar sayesinde Türkiye'deki eylemleri artmıştır.[200]

2006 yılının Temmuz ayında PKK Türk Büyükelçiliği'nin sadece 500 metre ilerisine Öcalan Kültür Merkezi adı altında bir propaganda ofisi açmıştır. Türkiye buranın kapatılması için nota verirken, Amerikalıların ilk açıklaması "Biz böyle bir merkez görmedik" şeklinde olmuştur.

Temmuz 2006'da Türkiye'nin ABD'ye PKK kampları konusundaki tepkileri zirveye çıkmıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gerekirse sınır ötesi operasyonun tek taraflı olarak yapılacağını ilan etmiştir. Bu tepki bir haftada PKK terörüne verilen ölü sayısının 15'e ulaşması ile oluşmuştur. Bu uyarı Dışişleri ve diğer kanallardan da tekrarlanmıştır.[201]

Bu sert tepkiler üzerine ABD Başkanı George W. Bush ve Amerikan Dışişleri Bakanı Rice'dan PKK'ya karşı gerekenin yapılacağını söylemiştir.[kaynak belirtilmeli]

30 Haziran 2007 tarihinde örgütün kamplarından kaçan biri kadın 4 kişi, Şırnak ilinin Silopi ilçesinde güvenlik güçlerine sığınarak pek çok itirafta bulundu. İtirafçılar, Türkiye Cumhuriyeti'nin düzenleyeceği sınır ötesi operasyon söylentilerinin PKK mensupları arasında korku yarattığını belirtti.[202] Basın mensuplarına da açıklama yapmalarına izin verilen itirafçılar şu açıklamalarda bulundular:

"Biz terör örgütüne kandırılarak katıldık. Örgütte yaşananlar karşısında gerçekleri gördük. Bize, teslim olursanız Türkiye'de kötü muameleyle karşılaşırsınız denildi. Ancak biz buna rağmen gelip güvenlik güçlerine teslim olduk. Bize söylenenlerin hiçbirinin doğru olmadığını gördük. Burada hiçbir kötü muameleye maruz kalmadık. Bizim gibi yüzlerce örgüt üyesi var. Eğer onlara bir güvence verilirse inanıyoruz ki hepsi gelip teslim olur. Son günlerde sınır ötesi operasyon söylentileri örgüt içinde korkuya neden oldu. Bütün kamplar boşaltıldı.[202]

Teslim olmak için Habur Sınır Kapısı'nı kullanan itirafçılar, örgütün uzaktan kumandalı mayınlarla gerçekleştirdiği eylemler için gerekli teçhizatı Kuzey Irak'tan temin ettiğini söylediler.[202] Kandil Dağı'ndaki kamplara 2 ABD zırhlısının silah getirdiğini öne sürerek ajan olmakla suçlandıklarına ilişkin baskılara dayanamadıklarını ve bu nedenle de teslim olduklarını, bazı arkadaşlarının ise intihar ettiğini söylediler.[202]

Çocuk militanlar

PKK bünyesinde silahlı çocuklar olduğu için Avrupa'da en çok çocuk askerin bulunduğu ülke Türkiye'dir.[203] 1994 yılında PKK, çocukları sistematik olarak silahlandırma başlamış, hatta çocuklardan oluşan birlikler kurmuştur.[203] 1998 yılında, örgütün bünyesinde 3.000 reşit olmayan çocuk vardır.[204] Bunların %10'unun kız olduğu bilinmektedir.[205] Birleşmiş Milletlerin bir raporuna göre tanık olunan en küçük yaş 7'dir.[205] Batı Avrupa ülkeleri, Kuzey Avrupa ülkeleri ve Ermenistan'da yaşayan çocukların, zorla örgüte asker olarak alındığına dair raporlar ve ihbarlar vardır.[205][206] Benzer şekilde Türkiye'de de, bazı aileler çocuklarının örgüt tarafından zorla kaçırıldığı ve örgüte katıldığını belirtmektedir.[207][208] 2013-2015 yılları arasında en az 410 çocuk PKK'dan kaçıp, Türk güvenlik güçlerine teslim olmuştur.[209] 3 Eylül 2019 tarihinde, çocuklarının dağa kaçırılıp, PKK'ya katıldığına dile getiren aileler, Diyarbakır HDP İl Başkanlığı binası önünde oturma eylemine başlamıştır.[210][211] 8 Mart 2020 tarihi itibarıyla 13 aile çocuğuna kavuşmuştur.[212] 2016 yılında, İnsan Hakları İzleme Örgütü, PKK'nın Kuzey Irak'ta çocukları silahlandırdığını belgelemiş ve örgütün derhal 15 yaş altındaki çocukları silahsızlandırmasını istemiştir.[213] Ayrıca, 15 yaş altındaki çocukların silahlandırılmasının bir savaş suçu olduğunu belirtmiştir.[213]Amerika Birleşik Devletleri'nin 2019 yılında yayınladığı "İnsan Ticareti Raporu"nda örgütün, 11 yaşından küçük çocukların parasal vaatlerle kandırılarak, Irak'taki eğitim kamplarına götürüldüğü belirtilmiştir.[214] 2020 Ağustos ayında ise PKK'nın propaganda amaçlı kullandığı sosyal medya ve web siteleri vasıtasıyla, örgüte katılan 12-13 yaşında 14 kız çocuğunun silah altına alındığı örgüt tarafından kamuoyuna servis edilmiştir.[215][216] Çocuklar örgüt tarafından uyuşturucu ticaretinde de kullanılmaktadır.[217] Örgüt; kendi safında savaşmaları için çocukları kaçırıp, zorla silah altına almaya devam etmektedir.[218][219]

Irak Türkmen Cephesine göre, son yıllarda yaşanan silahlı mücadeledeki başarısızlıklar sonucunda PKK ciddi bir eleman sıkıntısı yaşadı ve bunun sonucu olarak silah altına aldığı kişilerin yaşı 10-11'e kadar düştü. Alınan çocukların büyük kısmı ise 14-15 yaş civarında kızlardan oluşuyor.[220]

Kadın militanlar

Koma Jinên Bilind (Özgür Kadın Kurultayı) isminde kadın militanların oluşturduğu bir gruba sahiptir. Kadın yapılanmasının tarihine bakıldığında Kesire Yıldırım ilk militanlar arasındadır.[221]

Almanya'daki faaliyetleri

Almanya Kürtlerinin büyük bölümü, PKK ile derin bir bağa sahiptir.[222] 1990'lı yılların başında özellikle Alman endüstrisi tarafından ucuz işçi olarak sevinçle karşılanan Kürtler, daha sonra içlerinden bir kısmının PKK'nın aktivitelerine olan destekleri ve ülke içinde yarattıkları huzursuzluklar sebebiyle "istenmeyen kişi" durumuna düşmüşlerdir.[223]

  Ana Sayfa

 



Mazlum DOĞAN
1955 - 21.03.1982

 

 

 

''Asgari hedefimiz bağımsızlıktır''. Bu önemli tarihi belirlemeyi yapan Mazlum Doğan'ı hürmetle anıyoruz.
.
En azından 50 milyonluk büyük bir nüfusu olan Kürd Milleti için ve Kafkaslar'dan ta Basra Körfezi'ne kadar, Urmiye Gölü'nden ta İskenderun'a kadar dev bir yüzölçümü olan büyük Kürdistan ülkesi için federasyon ve hatta otonomi gibi alçak talepler talep eden ve Kürdistan'ın bir şehri kadar bile nüfusu ve yüzölçümü olmayan ama bağımsız bir devlet sahibi olan halk ve ülkelere bakıp utanmadan kürdler için federasyon ve hatta otonomi isteyen kürd siyasetçisi kelimenin tek anlamıyla bu halka ve ülkeye İHANET ediyor.

 

 

 

MAZLUM DOĞAN'IN SAHTE VE SÖZDE TÜRK MAHKEMELRİNDE SİYASİ SAVUNMASI

“Kürdistan Bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi mahkeme tutanaklarından tarihe mal edilmiştir.”

 

 

 

Duruşma hakimi tarafindan sanık Mazlum Doğan çağrıldı.

SANIK MAZLUM DOĞAN SORGUSUNDA:

DURUŞMA HAKİMİ - PKK örgütünün mensubu olduğun, örgütün kurulması, sevk ve idaresinde görev aldığın, örgütün basın-yayın işlerini yürüttüğün, örgüt mensubu Ali Dursun'un Diyarbakır Numune Hastanesinden Ağustos 1978 tarihinde kaçırılması olayına iştirak ettiğin, İbrahim Şenel adına sahte hüviyet kullandığın iddia ediliyor.

MAZLUM DOĞAN - Bir iddianame isteyeyim. Derli toplu anlatabilmem için bana bir iddianame verirseniz, ona göre konuşsam daha iyi olacak.

DURUŞMA HAKİMİ - Tabi. (Sanığa iddianame verildi.)

 

 

Yemin ediyorum ki; bu karanlığın ortasında o ateş ben olacağım. Zulüm altındaki tüm halklar için kendimi meşale yapacağım. Belki de gün gelecek, bir meşale olarak elden ele dolaşacağım! Ateş karanlıktan korkmaz. Ben de korkmayacağım. Nerede zalim, nerede zulüm, nerede karanlık varsa ben orada yanıyor olacağım.

Mazlum Doğan

 

 

MAZLUM DOĞAN - Ben ifademi iki bölümde vermek istiyorum. Birincisi, gerçekten de iddia edildiği gibi parti üyesiyim. Bu nedenle partiye yönelik suçlamalar aynı zamanda partinin diğer üyeleri ...

DURUŞMA HAKİMİ - Şimdi bak. İlk defa parti mensubu olduğunu, ne zaman partiye girdiğini, neden girdiğini izah ettikten sonra suçlamalara, yani ne diyeceksen söyle ilk defa yerini bilelim. Ona göre cevap ver.

MAZLUM DOĞAN - Benim ifademin, kişisel ifademin iyi anlaşılabilmesi için öncelikle partinin kuruluşu, amaçları vesaire hakkında bazı bilgiler vermem gerekecek. Bu bilgiler doğrultusunda benim ifadem gerçek yerine oturtulabilir.

Şimdi iddianamedeki bazı şeyler üzerinde pek durmayacağım. Daha önce eğer ifade vermiş olsaydım, Diyarbakır grubu ile beraber, üzerinde durma gereğini hissedebilirdim. Ancak, benden önce ifade veren bazı arkadaşlar bu noktalarda konuştukları için yeniden konuşmaya gerek görmüyorum.

DURUŞMA HAKİMİ - Kısaca değin. Çok kısaca. Bir kaç cümle ile.

MAZLUM DOĞAN - Evet. o noktalara katıldığımı ifade edeceğim veya ...

DURUŞMA HAKİMİ - Hangi noktalara katılıyorsun, hangilerine katılmıyorsun? Çok kısa değin.

MAZLUM DOĞAN - Evet. Şimdi, genel olarak hareket Türkiye kamuoyunda, resmi basın tarafından, yayın organları tarafindan Apocular diye tanıtılmaktadır. Halk arasinda, bizim dışımızdaki çesitli Türkiye'deki sol gruplar ve Kürdistan'daki burjuva milliyetçi hareketler tarafindan böyle adlandırılmaktadır. Oysa bir siyasal organizasyonun bir kişinin adıyla lanse edilmesi doğru bir şey değildir. Aslinda gerçekte de böyle degil. Adı üzerinde bir partidir ve adi da Partiya Karkerên Kurdistan'dir. Daha çok Apocular diye lanse edilmesi Kürt burjuva milliyetçileri tarafindan yapılmıştır. Bu, kastın yani sira bir de Kürdistan halkinin köylü anlayisindan kaynaklaniyor. Halk, örnegin CHP'yi Ecevit'le özdeslestirir, AP'yi Demirel'le özdeslestirir vs. gibi. Bizde de böyle olmustur. Hareketin Önderlerinden, yol göstericilerinden Abdullah arkadasin adi dolayisiyla burjuva milliyetçilerinin ve devletin resmi yayin organi da dahil, çesitli yayin organlarinin da tesvikiyle veya katkisiyla hareket, halk arasinda Apocular olarak yayginlastirilmis ve tanitilmistir. Gerçekte Apocular degil, adi üzerinde, bir siyasal partidir.

 

 

UKO’culuk yaftasi da böyledir. Bu da Türkiye’deki sol hareketler, hareket ortaya çiktigi zaman, kendilerince milliyetçi bir hareket olarak görmüsler, degerlendirmisler, bu nedenle ulusalci yani milliyetçi terimini kullanmislardir ve daha sonra bu halk arasinda giderek UKO'culuk biçiminde yayginlastirildi ve özellikle ülkenin Kuzey kesiminde böyle bir isimle hareket tanitilmaya çalisildi. Aslinda UKO'culukla hareketin bir Iliskisi yoktur. Devletin resmi yayin organlarinda, -ben daha disarida iken, yakalanmadan- Elazig'daki tutuklamalar nedeniyle UKO'cular terimi kullanilmisti. Aslinda ben bunu söyle yorumluyorum; hareket bir parti degil de, bir siyasal organizasyon veya siyasal hareket degil de, bir çete ya da ordu gibi lanse edilmek isteniyor. Bu nedenle bu isim kullaniliyor. Bir yakistirma, bir suçlamadir. Gerçekte böyle bir sey yoktur. Bu konuya arkadaslar deginmislerdir. Ben ikinci defa tekrar ettim. Aslinda pek geregi yoktu. Yalniz, Örgütün kurulmasi sorununa deginmem gerekecek. Hem benim ifademin daha net ve açik olarak anlasilabilmesi için gereklidir, hem de diger bazi tutuklularin ifadeleri için gereklidir. Sunu kesinlikle söyleyeyim, ben hukuku bir üst yapi kurumu olarak, egemen siniflarin kanun biçimindeki müeyyidelerinin ortaya konulusu olarak anliyorum. Bir yaptirim gücü varsa, ancak o an için geçerli olabilir. Hukuki bazi kanunlar veya kurallar o an için geçerli olabilir. Yani yaptirim gücü oldugu için geçerli olabilir. Bunun tarihsel geçerliligi ancak üretim güçlerinin gelismesine engel degilse söz konusudur. Fakat bu kurallar üretim güçlerinin gelismesine ket vuruyorsa, engelliyorsa tarihsel bir geçerliligi yoktur. Ben de gerek benim, gerekse bu parti davasiyla yargilanan diger kisiler hakkinda verilen kararlarin su anki geçerligini degil, tarihsel geçerliligini dikkate alarak, yani ben tarih karsisinda kendimi sorumlu hissederek ifade verecegim.

 

 

Iddianamede, Ankara Demokratik Yüksek Ögrenim Derneginin içinde yer alan Abdullah Öcalan ve diger kisilerin dernek içerisinde tartismalara giristikleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafindan Kürtlerin sömürüldügünü iddia ettikleri. Savcinin belirlemesinde Dogu ve Güney­dogu Anadolu bölgesi diyor. Biz ise Orta-Kuzey-Bati Kürdistan tabirini kullaniyoruz -Türk sömürge ve isgalinin devam ettigi söylenmis. Daha sonra da Kürt irkinin, iste Kürtlerin oldugu, ulus niteligini kazanmis bulundugu, Türkiye bakimindan bir sömürü düzeninin kuruldugu ve Türk askerlerinin bölgede istilaci oldugu filan iddia ediyor. Dogru bazi seyler, ama bir kismi dogru degil. Evet, Türk ordusunun Kürdistan üzerinde Isgalinin oldugu, Kürdistan'in sömürge oldugu, Kürdistan'in yeralti ve yerüstü servetlerinin talan edildigi, toplumsal yapisinin dagitilmak istendigi, dil ve kültürünün baski altinda oldugu, gelisme sansi tanimadigi üretici güçlerin engellendigi vs. biçimde tartismalar yapilmis, yogunlastirilmis. Ama irk-mirk meselesi Marksizm’le pek bagdasmaz. Bu nedenle Kürtlerin irki sorunu gibi seylerin gündeme getirildigini pek sanmiyorum ve böyle bir sey yapildigina da inanmiyorum. Dogru degildir. Ayrica söyle bir sey var; ben bir parti üyesi olarak, yalniz ben degil baskalari da elbette Partinin Programindan, Partinin Tüzügünden haberdardir. Yani ben bir partinin tüzügünü, programini okumadan bu partinin üyesi olacak kadar geri kafali degilim, hiç kimse de degil. Burada bir parti tüzügü var, gerçekte benim okudu­gum Parti Tüzügü ile bunun arasinda çok fark var. Parti hakkinda belirlemeler falan sürdürülürken de özellikle bizim hakkimizda ceza istendigi kisminda bazi seyler söyleniyor. Partinin amacindan bahsi edilirken; "bu hareketin veya bu partinin amaci Kürt halkinin Türk, Arap, Fars sömürgecileri tarafindan toplumsal yapisi dagitilmis ve Isgal edilmis oldugu fikrinden hareket ederek. Türkiye'de Türk askerlerinin ve sömürgecilerin isgali altinda oldugu kabul edilen bölgede, parti sistemine dayali devrim mücadelesiyle bagimsiz, birlesik bir Kürdistan Devletinin kurulmasi amaci yatmaktadir. Parti Programinda belirtildigi sekilde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altindaki topraklardan bir kismini silahli sekilde mücadele sürdürü­lerek devlet Idaresinden ayirmak ve Marksist-Leninist temele dayali bir Kürdistan Devleti kurmak için mücadeleyi amaç edinmistir" deniyor. Simdi, buradaki fikirde de yine dogrularla yanlislar içice; Parti gerçekten de Kürdistan'in Türk, Fars ve Arap sömür­gecileri tarafindan parçalandigi. Isgal edildigi, sömürgelestirildigini falan söylüyor ve Kürdistan'in somut konumundan hareketle o yönde asgari ve azami devrim programi koymus bulunuyor; fakat partinin Kürt halkinin toplumsal yapisinin tümüyle dagitilmis oldugunu belirten bir ideolojik belirlemesi yok. Zaten bir halkin toplumsal yapisi tümüyle dagitilmissa, ondan bahsedilemez. Ama, partinin Ideolojik belirlemelerinde su var; böyle bir imkân var deniyor. Yani, Türkiye Devletinin hedefi "Misak-î Milli" sinirlan içerisinde bir tek Türk ulusu yaratmaktir, bu amaçla çelisen diger azinlik milliyetlerin ve milletlerin imha, asimilasyonla eritilmesi söz konusu deniyor. Burada birde su var; Marksist-Leninist temele dayali devrim mücadelesinden bahsediliyor. Partinin ideolojik görüsleri, rehber edindigi teori, Marksizm-Leninizm'dir, bu dogrudur. Yani Marksist-Leninist ilkeler temelinde ideolojisi sekillenmektedir. Bu temelde politikasini sürdürmektedir. Ama partinin hedeflerini iki kisimda mütalaa etmek gerekir. Zaten Parti Programinda bu belirtilmistir. Benim dikkatimi çeken sey, bu konuda Parti Programina atifta bulunulmamasidir. Atifta bulunabilirdi, yani Parti Programi alinabilirdi. Parti Programinda benim hatirladigim kadariyla söyle bir cümle var; "En yüce amacimiz, sosyalizm ve komünizmdir" der; yani sinifsiz bir tolum yaratmaktir, diyor. Bu asgari degil, azami programidir; nihai hedefidir; Ama partinin hali hazirdaki programi, Burjuva Demokratik Devrim programidir. Asgari program budur, yani bagimsiz, demokratik bir ülkenin, bir halk diktatörlügünün yaratilmasi programindir. Devrim, Marksist-Leninist temelde degil, ulusal, demokratik ve halkçi temelde gelisen bir devrim olacaktir. Devrimin milli yani zaten Parti programinda belirtiliyor, yabanci tahakkümüne karsi olan yanidir; demokratik yani da ülke içerisindeki ortaçag kalintilarinin ortadan kaldirilmasi, köylünün topraga kavusturulmasi, kadinlar üzerindeki baskinin ortadan kaldirilmasi, kadinlarin özgürlestirilmesi vesairedir. Yani, devrim içerik olarak zengindir, öz olarak burjuva demokratik bir devrimdir, fakat "burjuva sinifi, Kürdistan'daki burjuva sinifi tarihsel konumu geregi, ülkenin konumu geregi böyle bir devrimi gerçeklestirebilecek bir sinif degildir. Bu nedenle, özü itibariyla bir burjuva demokratik devrim olan Kürdistan'in bagimsizligi ve demokrasisi kavgasina proletarya ve tabii proletarya adina da onun partisi PKK önderlik edecektir, deniyor. Buradaki bu belirleme, Marksist-Leninist temele dayali devrim belirlemesi dogru degildir; devrim temel olarak millidir, demokratiktir ve halkçidir; yani, halk olarak tabir ettigimiz isçiler, köylüler, sehir esnafi, küçük-burjuvazi, aydinlar ve diger yurtsever kesimleri kapsamakta, bunlara dayanarak yürütülmektedir. Politika, ekonominin yogunlasmis ifadesidir. Politikaya bir ideoloji yol gösterebilir veya bir politika Ideolojik bir düsünce sistemiyle bir fikirler sistematigiyle formüle edilebilir: ama politikanin yükseldigi temel, esas da kendisi gibi bir üst yapi kurumu olan ideoloji degildir, ideoloji ya bir politikaya yol gösterebilir, ya da o politikanin formüle edilisi, onun anlatilisi, onun kitlelere götürülüsü, sistemlestirilmesi biçiminde tezahür edebilir.

 


Tabii devrim ulusal, demokratik ve halkçi karakterde olacagina göre, bu devrimin yol açacagi iktidar biçimi de mutlaka ve mutlaka ulusal, demokratik bir halk diktatörlügü veya bir halk devleti olmak durumundadir. Devlet, Marksist-Leninist devlet olmaz. Devlet, ulusal demokratik bir devlet olur. Bu nedenle, burada "Bagimsiz, Birlesik, Demokratik, Kürdistan" deniyor, daha baska bölümlerde de Marksist-Leninist temele dayali bir Kürt devleti diyor. Sunu belirteyim PKK'nin programinda Marksist-Leninist temele dayali bir Kürt devleti degil, benim ifade ettigim gibi. Bagimsiz, demokratik, birlesik bir ülke olusturulmasi vardir ve bu devlet milli olacaktir, demokratik olacaktir, halkin kendi kendisini yönettigi bir yönetim biçimi olacaktir. Programda böyle formüle ediliyor, iddianamede partinin bütün propaganda faaliyetleri silahli propaganda gibi gösterilmek isteniyor. Her türlü eylem, özellikle silahli eylemler de propaganda faaliyetinin bir parçasi olarak gösterilmek isteniyor. Ve partinin silahli propagandayi kendisine yol edindiginden bahs­ediliyor.

Ayrica, -Bu "ayrica"dan sonraki kisim önemli- propaganda ile birlikte siddet eylemlerinin sürdürülmesi, siddet eylemlerinin esasen propagandanin bir bölümü olarak kabul edilmesinin gerektigi savunulmustur." Burada da dogru ve yanlis hem yan yana, hem içice. Burada, ilk okudugum kisimda partinin, devletin koydugu yasalardan yararlanarak, legal bazi faaliyetleri yürütebilecegi; ama esas olarak örgüt­lenmesinin ve faaliyetinin gizli olarak yürütülmesi gerektigi biçimde bir belirleme var. Bu dogrudur. Partiyle, yani PKK ile Kürdistan'daki diger burjuva milliyetçi örgütler arasindaki temel ayirimlardan biridir, dogru bir belirlemedir. Ancak, propagandayla birlikte siddet eylemleri­nin yürütülmesi ve esasen siddet eylemlerinin daima propagandanin bir parçasi olarak kabul edildigi biçiminde bir belirleme var ve bu Kürdistan isçi Partisi'nin amacini gerçeklestirmek için "Program Tüzügü" basligi altinda da bu kanitlanmaya çalisiliyor. Ve bu kanitlanma için de belge olarak Yildirim ve benimle yakalanan bir belge gösteriliyor. Bu konuda biraz konusmak istiyorum.

 

 

Simdi, burada Iki seyi birbirinden ayirt etmek gerekir. Kanun ya da tüzük var olan somut durumda düzeni muhafaza etmek için, düzene konan kurallardir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne yapar? Düzeni korumak, sürdürmek için belli kurallar koyar ve bunlari yaptirimlarla, ordusuyla, polisiyle destekler. Tüzük de, herhangi bir siyasal organizasyon, herhangi bir kurum, organ tarafindan onun islerlik kurallarini belirler. Program ise bunlardan farklidir. Program, hali hazirdaki islerlik kurallarini belirlemez. Program, bugünkü somut kosullardan gelecekte yapilmasi gerekeni ortaya koyar, onu belirler. Diyelim ki, PKK programi bugün Kürdistan'in içinde bulundugu durumu tespit ediyor. Bu tespitten kalkarak, ileride yapmak istediklerini koyuyor. Bu nedenle program tüzügü olmaz, bir örgütün tüzügü olabilir, bir örgütün programi olabilir; ama programin kendisinin tüzügü olmaz. Bu mümkün degil. Birincisi, terim olarak bile yanlis, ikincisi, silahli propaganda diger ülkelerin deneylerine dayanarak söyleyebilirim, yapilan bir eylemin, yapilan bir isin propagandasinin yapilmasi degildir. Örnegin, ne yapilmis diyelim, Partimiz Önderliginde Batman'da, Ceylanpinar'da, Kars'ta surada burada bir toprak isgali, bir grev, bir miting, bir toplanti ya da bir gösteri yapilmis, bunun propagandasinin Elazig'da yahut Ankara'da yapilmasi, silahli propaganda degildir. Veya ona benzer bir sekilde bir ajanin, bir gericinin veya bir çeteye karsi, hareketin silahli bir eylem koymasi ve bu eylemin propagandasinin ülke içinde veya disinda, ya da surada burada yapilmasi, silahli propaganda degildir. Silahli propaganda, silahin bizatihi kendisinin propaganda amaciyla kullanilmasidir. Parti iddianamede bir çete olarak lanse edilmek isteniyor, ya da bir ordu olarak gösterilmek isteniyor. Aslinda siyasal bir organizasyondur. Siyasal organizasyonlar, iktidar kavgasi veren araçlardir, iktidar araçlaridir. PKK'nin de iktidara yönelik bir hedefi var, bir çalismasi var. Bu iktidarin mücadelesinde pek çok örgüt -mücadele denince burada siz özellikle bazi sempatizanlari falan sikistiriyorsunuz mücadele, silahli mücadele biçiminde veya öyle gösterilmek veya indirgenmek isteniyor; aslinda öyle degildir. Pek çok parti vardir, bunlarin her biri iktidara gelmek, hükümete gelmek çabasi ve kavgasi içerisindedir, ama hükümete gelebilmenin, Iktidara gelebilmenin de degisik yollari, araçlari vardir.

 

 

 

 

Parti, ille kan dökülmesine taraftar degildir. Biz vampir degiliz ki, bizde insaniz. Ama eger Iktidar kavgasi mutlaka zoru kullanmayi gerektiriyorsa, önüne iktidar olmayi görev koyan bir örgüt, bir organizasyon bundan kaçinamaz, bu noktadan bakmak zorundadir.

Yani insan öldürmeyelim, insanlari sevelim. Insanlara saygiliyiz, hümanistiz demek, gerektiginde savasmaya engel degildir. Pek çok ülkede -Ister bugün sosyalist olsun, ister kapitalist olsun- hepsinin polisi vardir, ordusu vardir, devleti vardir ve bu polisler, bu ordular niye olusturulmustur? Gerektiginde savasmak için olusturulmustur. Yani siyasal mücadelede araç olarak zorda kullanilabilir fakat siyasal mücadele yalnizca silahli zora indirgenemez. Çesitli yollar vardir. Grevi de, gösterisi de, mitingi de, örgütlenmesi de, propagandasi da. Ajitasyonu da siyasi örgütlenmenin araçlaridir.

DURUSMA HAKIMI - PKK'nin benimsedigi usul ne?

MAZLUM DOGAN - PKK. Su ya da bu belirli biçimi kullanma ya da kullanmama gibi anlayis içerisinde degildir. PKK önüne görevler koymustur, hedefler koymustur.

DURUSMA HAKIMI - Nedir bu görevlerin hedefi?

MAZLUM DOGAN - Müsaade ediniz ben anlatacagim.

Mutlaka hedeflere varabilmek için uygun araçlar gerekiyor. Örnegin, ben eger önüme Avrupa kitasindan Amerika'ya geçme görevini koymus isem, herhalde at, merkep ya da bilmem baska araç kullanamam; ya gemiyi kullanmak zorundayim, ya da uçagi. Yani hedefe uygun araç gereklidir. Partimiz, önüne yüce görevler koymustur. Bunlar, azami olarak sinifsiz toplum yaratmak, yani siniflari ortadan kaldirmak, her türlü sömürü ve zulme son vermek göreviyle, asgari olarak ülkenin bagimsizlik ve demokrasiye ulastirilma görevidir.

 

 

Elbette, kullanacagi uygun araçlar olacaktir ve bu hedef­lerle çelisen araçlari kullanmasi mümkün degildir. Yani makyavelist araçlar benimseyemez. Bu partinin yüce amaçlariyla çelisir. Çünkü yüce amaçlar, büyük hedefler, kendisine uygun araçlari gerektirir, yüce amaçlara varabilmek için çirkin araçlar kullanilamaz. Ben daha sonra partiye, yine bazi suç­lamalar kisminda deginecegim. Simdi, bu görevler de her partinin, her organizasyonun içinde bulundugu tarihi kosullar ve ülkenin kosullari tarafindan belirleniyor. Yani parti ülkenin kosullarini dikkate alarak uygun araçlari ve yöntemleri seçebilir. Bu araçlar içerisinde basin vardir, yayin vardir, eline geçebilirse, olusturabilirse bir radyo vardir, isçilerin ve köylülerin örgütlendirilmesi vardir. Bu araçlar içerisinde -tabii önemlidir- silahli zor kullanmak, bir silahli zor örgütü olusturma da vardir. Yani bayagi bir askeri örgütlenme yaratmak da vardir. Kisacasi, parti bir çete gibi gösterilmek isteniyor. Böyle bir sey söz konusu degildir. Ama partinin hedefleri arasinda bir cephe yaratmak, bu cepheye bagli bir ordu örgütlemek vardir; bu dogrudur. Bunlardan haberdarim, özellikle bu partinin ideolojik görüslerini bilen bir kisi olarak. Evet, bir noktaya daha deginmek istiyorum, genel seylere ek olarak. O da, daha önce buraya gidip geliyorduk. Ben diger grupla beraber gelip gittim.

Biz, 168. maddenin temel alinarak diger 30'a yakin madde sayiliyor. Elimizde bir kanun kitabi falan olmadigi için bu maddelerin ne anlama geldigini bilmiyorum, sahsen ben bilmiyorum. Hatta biraz tuhaf kaçacak ama sik sik geçiyor, bazi terimler falan geçiyor. Biz hukuk falan okumadigimiz için kavrayamiyoruz. Öyle bir "aparat" terimi geçiyor. Polisle­rin kullandigi bir terim mi, hukuki bir terim midir, biz bilemiyoruz. Bu aparattan ne anlasiliyor, birbirimize sorup duruyo­ruz. Bunun gibi baska terimler de geçiyor. Ama bildigimiz kadariyla 30'a yakin madde var. Bu maddeler sayilip gidiyor, biz de ne istenildigini bilmiyoruz.

 

 

Fakat bizim incelemelerimizde daha önce gelmisti, 168. 125. maddelerin ne anlama geldigini oradan çikarabiliyoruz. 168. madde bildigim kadariyla çesitli amaçlarla çete kurmak oluyor ve bu amaçla siyasal amaçli çeteler oluyor. 125. madde de vardir, bizim ilk kâgitlarimiz geldigi dönemde, bunu da o zaman bir yasa kitabi vardi, orada bakmistik; "Devletin hâkimiyeti altindaki topraklardan bir kismini devletin yöresinden ayirmak, bir baska sebeple ilhak etmek amaciyla veya bagimsiz bir devlet kurmak amaciyla veya baska amaçla; yani devletin hâkimiyeti altindaki topraklardan bir kismini devletten koparma eylemi yapmak ve bunun suçunun cezasi idamdir." Benim kanaatime göre. Ister 168, ister 450, ister 170 veya baska maddeler olsun -bunlarin hangi anlama geldigini bilmiyo­rum da- bizim hakkimizda uygulanan madde 125. maddedir ve bize göre hüküm buna göre verilebilir diye düsünüyor idik ve bunu burada söyleyecektik. Fakat yani bilmiyorduk 125. maddeye göre yargilanma ihtimalimiz de var. Ama bunu bil­mememize ragmen bizim hakkimizdaki hüküm 125'e göre verilecek kanaatinde idik. Yani 168. su, bu, ordu falan gibi gösterme aslinda gerçekle bagdasmayan hukuki gerekçedir. Çünkü bizim yargilan­mamiz hukuki seyden çok benim kanaatime göre, siyasal yani agir basan bir yargilamadir, siyasal bir yargilamadir. Zaten bildigim kadariyla 125. madde de siyasal suçlari, yani siyasal nitelikli bir suçu içermektedir. Siradan bir adli, siradan bir polisiye vakayi ilgilendiren bir madde degildir, öyle olmasini gerektirir. Hukuk konusunda pek fazla bilgim olmadigi için elimde usul yasasi ya da kanuni yayinlar olmadigi için ben bu konuda daha fazla bilgi sahibi degilim. Bir seye daha dokunmak istiyorum, aslinda sizin de isteyebileceginiz, diger saniklarin da pek çogunun aydinliga kavusturabilecekleri. Tarihsel olarak da pek çok gerçegi açiga çikarabilecek bir ifadenin verilmesi mümkün olabilirdi. Eger elimize söz konusu istihbarat dokümanlari-istenmistir- geçebilseydi, ifa­delerimizi yazili olarak verme imkânimiz olsaydi, yasa kitaplari elimizde olabilseydi genis açiklamalarda bulunabilecektik. Ama ben burada elime sirf iddianameyi alarak hemen -elektronik beyin degilim, süper zeki bir insan da degilim, normal bir insanim- bütün bildigimi, tüm duydugumu mahkemeyi de aydinlatacak tarzda anlatabilecek durumda degilim. Bu nedenle ancak partiye yönelik genel seyler hakkinda bu kadar genel bir toparlama yapabildim, ama su var, partiye yönelik bazi suçlamalar var. Iddialari yine de cevaplayacagim. Bunlarin içerisinde partinin halka karsi zorbalik yaptigi, zor kullandigi biçiminde bir sey var. Eger halktan isçiler, köylüler, aydinlar, gençler ve diger yurtseverler anlasiliyorsa bu dogru degildir; ama çesitli feodal güçler, gericiler, ajanlar falan anlasiliyorsa dogrudur. Bunlara karsi hareket, kendisini korumak için zor uygulamistir. Yalniz ben açik yüreklilikle sunu da tespit edeyim; hareketin safinda olan veya ona destek saglayan, onunla beraber kavga eden insanlarin hepsinin siyasal bilinç düzeyi, ideolojik bilinç düzeyi, meseleleri kavramalari bir degildir, bu mümkün degildir. Yani insanlar ayni kaliptan çikmaz. Bu insanlardan bir kismi parti adina ya da hareket adina çesitli kisilere karsi kaba da davranabilir, zor da kullanmis olabilir veya belli baskilar da yapmis olabilir: ama bu, partinin çizgisini, ideolojisini yansitmaz. Böyle bir sey yoktur. Yani parti kendisini halkin içinden çikmis kabul ediyor. Ve onun kavgasini veriyor. Bu isçi sinifinin örgütü, isçi sinifi temeline dayaniyor ve sinif olarak isçi sinifi temeline dayandigi halde kitlesel temel olarak kendisine genis halk kitlelerini, emekçi kitleleri almis. Gene emekçi kitlelerine dayanan, ondan güç alan bir siyasi organizasyonun onlara karsi baskici, onlara karsi zorbaci olmasi kendi kendisini tüketmesidir.

 

 

Bunun isiginda bazi iddialara dokunmak istiyorum. Ben sunu da tespit edeyim:
Bizim sorgulamamiz esnasinda yanimizda bir de kiz arkadas vardi. Burada hareketle iliskisinin olmadigini söyledi. Aslinda bir sempatizanimizin esidir. Ben kendisini o zamana kadar gerçekten tanimiyordum. Fakat sorgulamamiz esnasinda, dönüste ben istihkâm cezaevindeydim, o 1 No'lu cezaevine götürülmüstü. Daha sonra ben 1 No'luya geldigimde kendisiyle görüstüm ve bana aynen sunu söyledi: Dedi ki, "Orada bana zorla iki kâgit Imzalatildi." imzalamasaydin, dedim. "Bana tecavüz ettiler, bana cop soktular, ben de imzalamak zorunda kaldim.’’ dedi. Ben bunu bugüne kadar hiçbir yerde söylemedim, kimseye açiklamadim; ama gerçek de bu. Yani, sudur: iskence, baski, zor aslinda devletin öteden beri resmilesmis politikasidir. Siz bile burada sorgulama yaparken savcidaki ifadeyi veya hakimdeki ifadeden bahsederken, "bu baski altinda olmayan ifadenizdir" diye belirtiyorsunuz. Yani poliste iskence yapildigini, baski yapildigini zimnen de olsa kabullenmis oluyorsunuz.

Partinin bazi sempatizanlari, bazi taraftarlari kendileri yoksul, emekçi kökenli olabilirler, sirf sinif kökenleriyle hareket edebilirler. Bu nedenle bazilarina karsi hos olmayan, kaba davranislarda bulunmus olabilirler, yanlis davranista bulunmus olabilirler; fakat bunlar partinin politikasi, partinin ideolojisinin gerektirdigi seyler degildir, olmamistir. Bu kisiler parti tarafindan cezalandirilir; hafif bir sekilde kinanir veya uyarilir. Ben devleti örnek olarak bunun için verdim. Simdi kendimle ilgili bazi seylere deginecegim. Benimle ilgili bazi suçlamalar var, isterseniz bunlara cevap vereyim, isterseniz bastan baslayayim, bayagi yasam hikayem biçiminde anlatayim.

1974-75 senesinde ben üniversite sinavinda Hacettepe'yi tutturmustum puan olarak. Hacettepe'ye kaydimi yaptirdim. Daha Önce de ben sol egilimliydim, çesitli sol yayinlar, gazeteler, dergiler, kitaplara kadar okuyordum. Marksizm'e, Leninizm'e sempati duyuyordum. Yüksekokula geldikten sonra o siralar baslangiçta ADYÖD vardi. Bir iki defa ADYÖD'e, bir iki sefer DGB'ye ve TSIP'e gittim; ama orada pek fazla kisiyle tanismadim, tanimiyordum. Daha sonra ADYÖD kapatildi. Bu arada Hacettepe Dernegi v.b derneklere gidip gelmeye basladim. Buralarda devlet konusunda, demokrasi konusunda, fasizm konusunda, parti örgütlenmesi konusunda, mücadele konusunda çesitli kisilerle konusur, tartisirdim.

Benim gibi konusup tartisanlardan biri de Sahin Dönmez'di ve Sahin Dönmez'le biz ayni siniftaydik Hacettepe'de, hazirliktan beri beraberdik. Sahin Dönmez 1975'ten sonra, herhalde ortalarindan itibaren sik sik uluslarin kaderlerini tayin hakkindan bahsetmeye basladi. O siralar Sahin Dönmez disinda da aslinda bu konu konusuluyordu. Özellikle TKIP tarafindan, "TKIP davasinda isçi köylü sorunu" falan diye brosürler falan vardi. Baskalarinin milli mesele hakkinda fikirleri olmamakla, uluslarin kaderini tayin konusunda bilgi sahibi olmamakla suçluyorlardi. Ben onu falan da okudum. Zaten aslinda bende bir açgözlülük var. Ben ne kadar kitap, ne kadar dergi, gazete falan çikiyorsa hepsini alip okumak istiyordum. Bir kismini okuyabildim, bir kismini okuyamadim. Bu ayri bir sorun; ama hepsini siraliyordum.

 

 

Bu konuda o zaman benim gibi Ankara'da ögrenci olan kiz kardesim vardi. Ayni zamanda da okula devam ediyordu, maasini da aliyordu. Sikistiriyordum, para buldukça aliyordum. Arastiriyordum, okuyordum.

Kendi arastirma, incelemelerimde, zaten kendim Türkiye'nin baska illerinde okumustum. Daha önce Eskisehir'de Balikesir'de falan okumustum. Ben devrimci sempatizan oldugum siralar, devlet konusunda, demokrasi konusunda buldugum her türlü kitabi milli mesele konusu dahil okuyordum. Marksizmin-Leninizmin bütün temel konularla ilgili görüslerini kavramaya çalisiyordum. Bu arada Sahin'le milli mesele, uluslarin kaderini tayin hakki konusunda konusuyorduk. Sahin'in net, kesin ve dogru görüsleri henüz gelismis degildi. Bilmiyordu dogru dürüst; ama sagdan, soldan ögrendigi kadariyla konusuyordu. Sonradan çikardigim kadariyla veya anlasiliyor ki, demek ki bu konuyla ugrasan veya bu konuda konusan baska insanlarla ya temas halindedir ya da onlarla belirli bir tartisma içerisinde falan bulunmakta bu nedenle bunlari sik sik gündeme getirmektedir. Beraber oturdugumuzda, çay içtigimizde, yemekhaneye falan gittigimizde sürekli konusmalarimizda milli meseleyi ön plana çikarir, bu konuda görüs beyan etmemizi isterdi. Bizim bu konuda arastirma yapmamizi isterdi. Tabii o siralarda baska kisiler tarafindan da konusuluyor, tartisiliyor, arastiriliyor, üzerinde duruluyordu. Ben milli mesele konusunda kitap arastirmaya, bulduklarimi okumaya basladim. O dönemlerde henüz "uluslarin kaderini tayin hakki" Lenin'indir bu eser, Stalin. Marks'in milli mesele vs. gibi eserler piyasaya çikmamisti. Baskalarindan arastirdik, aradik, taradik. Bulamadim ben pek fakat diger çesitli siyasi gruplarin veya dergilerin, çevrelerin bu konudaki görüslerini de ögrenmeye çalistim. Buldugum kitaplari okumaya çalistim. 1976 yilina dogru artik milli mesele hakkinda ben de birkaç kitap okumus, bazi seyler biliyordum: ama elbette daha sonraki kadar gelismis, net kesin görüslerim henüz yoktu. Yalniz bu arada Sahin'le yine ara sira konusmalarimiz devam ediyordu. Sahin disinda baska kisiler vardi. Onlar daha sonra bu harekette falan yer almadilar. Onlar da milli mesele konusunda falan görüs beyan ediyor, ileri sürüyorlardi, fikirler belirtiyorlardi.

 

 

Ben DDKD kurulus toplantisinin yapildigi zaman DDKD'ye gittim. DDKD'yi ve DDKD'lileri sevmezdim. DDKD ve DDKD'lileri burjuva milliyetçisi olarak görüyordum ve kesinlikle daha bastan beri ben onlara karsiydim. Oraya gittim. Oradaki konusmalarim falan begenmedim. Ben kendimi enternasyonalist çizgide bir Marksist ve Leninist görüyor veya öyle olmaya çalisiyordum. Onlari da milliyetçi olarak görüyordum, bu nedenle kendilerine pek bir yakinlik duymuyor, onlarla pek fazla konusmuyordum bile. Çünkü kendilerinin zaten Marksizm hakkinda pek görüsleri yoktu.

Bir ara baska bir arkadas beni Haki ile tanistirdi. SBF yurdumuydu yahut Hukuk bahçesi miydi iyi hatirlayamiyorum. Haki bana milli mesele hakkindaki görüslerini de dahil çesitli konularda görüslerini söyledi. Bu arada DDKD'yi de benden daha sert, daha kiyasiya elestirdi ve burjuva milliyetçisi olduklarini, çalisma yöntemlerini, anlayislarini, ideolojilerini elestirdi, bu benim hosuma gitti. Daha sonraki dönemlerde de yine bu kisiyi bulmak onunla konusmak istedim; ama sik sik kendisiyle karsilasamadim, konusamadim. Ama kendisine karsi bir hayranligim söz konusu idi ve giderek bu hayranlik, onlarla beraber hareket etmeye, ideolojilerini benimsemeye kadar gitti. Yalniz, kisinin kendisine hayranliktan çok, anlattigi düsünceler benim de düsüncelerime denk geliyor, uygun geliyordu. Ben bu kisilerin bir grup mu, bir hareket mi veya sey mi oldugunu bilmiyordum; ancak kendileri tarafindan tasvip edilmek, kendileri tarafindan görevlendirilmek falan istiyordum, bayagi da heyecanli idim bu konuda, iste memlekete geldigimde, kardesim de dahil, pek çok kisiye, o arkadastan, Haki'den ve yine Haki'nin arkadaslarindan daha sonra benim de arkadaslarim oldu Cemil gibi Turan gibi; ögrendiklerimi hemen anlattim, iste Ortadogu'da bir ekonomik, siyasal ve sosyal huzursuzluk söz konusudur. Ortadogu, dünyada ekonomik bakimdan çok büyük öneme sahiptir. Bugün dünya ekonomisine sahip olabilmek için Ortadogu petrolüne sahip olmak gerekmektedir. Çaglar boyunca Ortadogu hep siyasal bakimdan çok önemli bir merkez olmustur. Dünyaya hakim olmak isteyenler, iste ilk çagdaki emperyalist devletler olsun daha sonraki feodal dönemde olsun hatta kapitalist dönemde olsun Ortadogu'ya sahip olmak istemislerdir. Ortadogu bugün kapitalizmle sosyalizm arasindaki çekismenin odagini olusturuyor. Ortadogu'da Kürdistan çok stratejik bir yerde yer alir. Kürdistan'in jeopolitik önemini iyi kavramak gerekir, iste eger Ortadogu'da emperyalizm kovulmak isteniyorsa, Ortadogu emperyalist-kapitalist bloktan koparilmak isteniyorsa, mutlaka Ortadogu'nun gericiligin yogunlastigi merkez olan Kürdistan'da devrim yapmak gerekiyor. Bu da Kürdistan devrimi, Kürdistan devriminin önderligini burjuvaziye, burjuva milliyetçilerine birakmamak, proletarya önderligindeki bir devrimle mümkün olabilir. Kürdistan'da bagimsiz bir proletarya partisi olusturmak, proletarya önderliginde isçileri, köylüleri, esnafi ve diger yurtsever sinif tabakalari örgütlemek gerekiyor. Iste bu konuda Kürt aydinlarina, Kürt gençlerine görev düser. Bize görev düsüyor, biz bu konuda faaliyet yürütelim falan benzeri konularda o dönemde arkadaslar tarafindan savunulan bize de anlatilan görüsleri ben de çevreme anlatmaya çalistim. Hatta 1976 yili Haziran ayi falandi her halde o dönemde. Suruç'ta bir Suruçlu bir genç öldürülmüstü, adini hatirlamiyorum Hacettepe'de bizim okulun ögrencisiydi, bu kisinin cenaze törenine bazi arkadaslar gelmis katilmislardi Ankara'dan, Hayri ve Kemal de bunlarin içindeydi, bunlar yakalanmislardi Suruç'ta, Diyarbakir'da cezaevine getirilmislerdi. Ben bu arkadaslarla henüz fazla siki iliskim olmadigi halde Karakoçan'dan çiktim bunlari ziyarete geldim. Herhalde hatirladigim kadariyla bilmiyorum 1200 mü ne para harçlik verdim. Yani oldukça yakinlik duyuyordum ve beraber faaliyet yürütmek istiyordum. Daha sonra, diyelim bir genç tanidiysam, ya da bir Insan tanidiysam herhangi bir bölgeye gitmek, ona hareketin görüslerini anlatmak istiyordum. 1976 sonlarimiydi, 1977 baslarimiydi kesin hatirlamiyorum, ama o dönemde ben okulu birakmak, artik tümüyle kendimi hareketin ideolojisi dogrultusunda faaliyet yürütmeye vermek istedim, ona adamak istedim. Böyle bir örgütlenme veya bir görevlendirme falan söz konusu degildi. Yalniz bu arkadaslar henüz kendi görüslerini kavramadigim için bana pek o siralar güven duymuyor, bu tür görevler falan vermiyorlardi. Örnegin bir görüsler falan konusulacaksa ideolojik olarak kendileri konusurlardi, ben de yanlarina oturup dinliyordum. Benim bu istegim kabul edildi. Ben kendim dedim iste gidecegim, yani para mara falan istemiyordum, zaten yoktu da, o sira çok ilginç yöntemlerle biz para buluyorduk, örnegin ben aileme bas­vuruyor, diyordum ki, bir takim elbise alacagim diye dayatiyordum veriyordu. 1000, 800, 900, 600 lira para; ben onu götürüyordum ya Haki'ye veriyordum ya Cemil'e veriyordum ya kitap aliyordum ya da diyelim benim Ankara'da ya da Istanbul'da bir yerde tanidigim bir arkadasim var Diyarbakirlidir, duyuyorum iste ailesin­den falan adresini arastiriyordum, yanina geliyordum; yahu iste sen nesin, ne düsünüyorsun, ona hareketin görüslerini anlatarak taraftar bulmaya çalisiyorduk. Yani tek tek kisilerle bile ugrasiyorduk. Bir adami ben bilmem Batman'da taniyorsam, onun pesinden gidip mümkünse onu kazanmak, onun vasitasiyla orada bir çevre edinmek çabasi içerisine giriyordum. Batman o dönemde oldugu gibi simdi de büyük bir isçi kentidir. Batman'da genis bir kitle temeli olusturabilmek, her siyasi organizasyonu özellikle, ben isçi sinifini temsil etme iddiasindayim diyenlerin arzusudur, amacidir. Bir ara benden önce Haki arkadas Batman'a gelmis; fakat Kürtçe bilmedigi için ve Batman'daki burjuva milliyetçileri tarafindan da bu Türk’tür burada ne ariyor, iste bu hem Türk’tür hem Kürtçülük yapiyor biçimindeki suçlama ile karsi karsiya kaldigi için Batman’i terk etmek zorunda kalmisti. Daha dogrusu Batman'i terk etmeden önce bana Kürt­çe bilen bir arkadas falan yok mu yanima gelsin biçiminde bir arzu belirtmisti. Ben bunu duydum, çirpindim illa Haki'nin yanima gidecegim, beni birakin gideyim falan diye; fakat Haki kendisi Batman'i terk etti. Ben Haki'ye söyledim iste beni gönder dedim, yalniz o da henüz yeni oldugum, tecrübesiz oldugum için hem agir olabilecek bir görevin altina, bir sorumlulugun altina girip ezilmemden korkuyor, hem de sevkimi, heyecanimi kirmak istemiyordu, "sen bilirsin" dedi. Ben 76 sonlarina dogruydu valizimi topladim, ailemden kopardigim parayi da alarak o zaman pek fazla sayilmazdi her halde 500 lira paraydi, Güney illerine geldim. Duyuyordum Ceylanpinar'da ne olacak, iste fasizm konusunda bir seminer verecek, ben arabaya atliyorum Ceylanpinar'a gidiyordum, kahvede oturuyordum birinin yaninda iste yahut TOB-DER'de oturuyordum. Bazi kisilerle bireysel ahbaplik, dostluk kurarak, mümkünse evinde yatmaya çalisiyordum. Ertesi gün seminere katiliyor, bildigim görüsleri savunuyordum. Böyle turist gibi geziyordum.1977'ye dogru artik ben Batman'da kalmaya, basladim. Sik sik Batman'a gidiyordum, bir hafta kaliyordum, 3 gün kaliyordum, 5 gün kaliyordum.

 

 

DURUSMA HAKIMI - Nerede kaliyordunuz kimde kaliyordunuz?

MAZLUM DOGAN - Bazen disarida kaldigim da oldu. Yani yaz aylarina dogru. Nisan ayina dogru yatacak ev bulamiyordum, yemek de bulamiyordum; ne yapiyordum, disarida yatiyordum. Ama diyelim ben TÖB-DER'e gidip oturuyorum, ya da Lis-Der var gidip oturuyordum, aksama dogru oluyor bir genç, bir delikanli "agabey bu gece bizim eve gidelim" diyorsa, hiç firsati kaçirmiyor, direkt onlarin evine gidiyordum. Ertesi gün davetsiz olarak gittigim de oluyordu. Yani zar zor idare ederek kalmaya, propaganda yapmaya çalisiyordum. Diyelim ki, bir genç beraber oturuyoruz, beraber çay, sigara içiyoruz, ben ona hemen herhangi bir konu falan açarak hareketin görüslerini götürmeye, onun tasvibini almaya çalisiyordum. Bu konuda Batman grubundan bir kisim insan buradadir, bunlar tanik olmuslardir, benim disarida yattigimi da bir kismi bilir, aç kaldigimi, perisan kaldigimi da bilir.

Kisacasi aslinda halkin misafirperverligi söz konusuydu, gençlerin, bu tür davetlerini falan hiç kaçirmiyorduk. Hatta bir kismi diyelim elbiselerimiz kirli, bu evde kaliyoruz, sabahleyin bize temiz giyecek elbise, gömlek de veriyorlardi, gömlegi­mizi falan da degistiriyorduk. Bu yalniz benim için degil, baska arkadaslar için de söz konusu yani, biz belli olusmus bir fon veya bir merkezden veya bir seyden gelen bir para ile ya da suyla, buyla geçinmiyorduk. Bir köye, bir kasabaya, suraya, buraya bir yere oturuyorsak bu kimisi hemserilikten olabilir, uzaktan bir tanidiktan olabilir, bir merhabadan olabilir, biriyle diyelim bir yerden bir yere otobüsle yolculuk ediyor, kendisini sahsen taniyorsak veya konusuyorsak, nereli oldugunu ögreniyorsak daha sonra pesini birakmaz gider onu arar bulur, onun vasitasiyla orada is yapmaya, bazi kisileri tanimaya, hareketin ideolojisini, görüslerini götürmeye çalisirdik. 1978'in sonlarina kadar bu böyle sürdü.

 

 

 

DURUSMA HAKIMI - Batman'da mi kaldiniz?

MAZLUM DOGAN - Hayir benim faaliyetlerim 1978 ortalarina kadar, Agustos'una kadar, Temmuz'una kadar hep böyle bu tarzda sürdü.

Burada bazi saniklara propaganda ile ilgili seyler sorulurken, hangi eylemlerin propagandasini yaptin? Onlar da su su eylemin propagandasini yaptim diyorlar. Ben sahsen hiç, eylem propagandasi yapmadim, hiç yapmadim. Ben, Marksizm'in, Leninizm'in propagandasini yaptim. Ben Kürdistan devriminin propagandasini yaptim. Ben, Marksizm'in devlet hakkindaki, Marksizm'in demokrasi hakkindaki, Marksizm'in örgütlenme hakkindaki, Marksizm'in ulus hakkindaki, Marksizm'in ulusal kurtulus mücadelesi hakkindaki, Marksizm'in askerlik hakkindaki konular üzerinde konustum, bu tür konular üzerinde tartistim. Ben iste surada su eylemin, burada bu eylemin propagandasini yapmadim; ama eylem propagandasini hiç mi yapmadim? Yaptim. Örnegin, bir yerde, bir köyde oturduysam diyelim ki, Süleymanlarla Ilgili 1978'den sonra, Süleymanlilarla bir çatisma var, böyle bir asiretçi feodal çete ile. Bir köye gidip oturdum, ne yapiyorum; Süleymanlarin gerici niteliginden, onlarin ajan niteliginden, onlarin halka baski uyguladigindan, hareketin buna karsi mü­cadele ettiginden, bunun dogru oldugundan bahsediyordum, benim gibi baskalari da bahsediyor.

Burada propaganda yaptik diyenlerin pek çoguna, hangi eylemlerin propagandasini yaptin diye soruluyor? Onlar da sunun propagandasini yaptik dediler. Aslinda onlar da benim gibi, devletin, demokrasinin, Kürdistan'in içerisinde bulundugu durumu, ekonomik, sosyal, siyasal durumu hakkinda kendi bildikleri kadar, dogru veya yanlis olusmuslardir yani, tek propaganda seyi, mutlaka su eylemin propagandasini yapmak biçiminde somutlastirilamaz. Hele ben sahsen daha çok ülkenin içerisinde bulundugu durum ve nasil kurtulabilecegi, nasil bir mücadele anlayisinin gerektigi, hangi tür araçlarin kullanilmasi gerektigi hakkinda konustum, daha çok da konustugum aydin kisilerdi, benim söyleyeceklerimi kavrayabilecek, ya da arastirabilecek, ögrenebilecek kisilerdi.

 

 

 

 

Bu su anlama gelmez. Hiç köylülerle, hiç isçilerle, hiç siradan insanlarla konusmadim. Onlarla da konustum. Gerektiginde beni seven, köyüne davet etmek isteyen bir genç olduysa hiç firsati kaçirmadim, köylerine kadar da gittim yani, kitlelerle nasil iliski kurulabilirse, bunun yeri neresiyse, ister kahve, ister dernek, ister sendika, ister köy, ister yol, sokak olsun bunu kaçirmadim, bundan yararlandim, propaganda islevini bireysel olarak kendi basima sürdürdüm, takildigim konular olduysa hareket adina belirtemeyecegim görüsler olduysa ya geçistirdim, ya da benim gibi hareketin propagandasini yapan baska insanlarla karsilastigimda onlara sordum, bu konuda ne diyeyim? Örnegin, diyelim örgütlenme konusunda, neyi savunayim, hangi görüsü ifade edeyim üzerinde konustum, tartistim, onlarda aldigim bilgileri tasidim, kitlelere kadar götürme mücadelesi verdim.

Bu tür faaliyetim 1978'in Haziran'ina kadar midir Mayis sonu mudur iyi bilemem oralara kadar sürdü yani, genel olarak ben çesitli yerlerde sözlü propaganda yaptim.

Diyarbakir'da bir olayda benim adim verilmis, ben ilk defa karsilastim. Ali Dursun'un kaçirilmasi olayinda, bu dogru degil, kesinlikle dogru degil. Zaten ben böyle eylemlere falan hiç katilmadim, en fazla 1-2 defa kuryelik yaptim; yani bir yerden bir yere esya götürdüm. Diyelim ki; Diyarbakir'dayim, herhangi bir toplanti için, ya da bir tartisma için, bir konusma için, ya da bir kisi ile bir yerde tanismis, konusmusum, onunla iliskileri sürdürebilmek, onu kazanabilmek için, Batman'a gidecegim, ya da Bismil'e gidecegim, benim gidecegim yerde, burada ne yaparim?. Bir kitaptir, gazetedir, ya da dergidir veya bir afistir, ben onu da beraber götürüyorum. En fazla yaptigim budur. Eylemlere falan katilmadim.

O dönemde zaten ben Diyarbakir'da da degildim. Bahsettigim seyi, yani Ali Dursun'un kaçirilmasi olayini ben gazeteden ögrendim. Hatta gazetede yanlis yazilmisti, söyle yazilmisti, iyi hatirliyorum: "Iste Ali Dursun kaçirildi arkadaslari tarafindan, öldürüldü" biçiminde, "polisten alinan bilgiye göre arkadaslari tarafindan öldürülmüs" biçiminde yazilmisti. Ben böyle duydum o zaman.

 

 

Bu arada çok ilginç bir noktaya daha deginmek istiyorum, o da su: Halk mahkemeleri, bu halk mahkemeleri yalniz Hilvan ve Siverek için geçiyor, baska hiçbir bölgede geçmiyor. Bu halk mahkemeleri konusunda konusmak istiyorum. Halk mahkemeleri demokratik bir yargilama biçimidir, halkin bizatihi kendisinin yargi yetkisini kullanmasidir. Bu parti programi, parti hedefleri içerisinde vardir; ama parti, hakimiyeti altinda olmayan bir alanda, yönetim kuramadigi bir alanda nasil halk mahkemeleri kurulabilir? Kendisinin hükmü geçmiyor ki. Eger hükmü geçse; yani eger diyelim bir alani kurtarmis olsa, orada elbette yargilamasini kendisi yapacak, idaresini kendisi kuracaktir; ama bugün Kürdistan Türkiye devletinin denetimi altindadir, onun idaresi altindadir, onun hukuk kurallari geçerlidir, onun tarafindan her seye hükmedilmektedir. Yani, halk mahkemeleri falan diye bir sey yok. Eger olsaydi, ben de duyardim. Hilvan'da oldugum dönem içerisinde herhangi bir yargilamayi falan duyardim. Derler ki, efendim iste biz su adami yargiladik, su kadar sey verdik. Hatta halk mahkemeleri hakkinda çok Ilginç seyler var.

Örnegin, halk mahkemeleri denen seylerin ayni zamanda parti üyelerini yargiladigindan bahsediliyor, parti üyelerini yargilayip cezaya çarptiriyor. Hâlbuki parti tüzügünde deniyor ki. "parti üyelerinin yargilanmasi konusunda, parti merkez komitesi disiplin kuruluna havale ediliyor. Disiplin kurulu cezayi veriyor" deniyor: yani partinin kendi üyelerini cezalandirmasi için yetkili organlari var, tüzükte belirtiyor, buradaki tüzükle de asil tüzükte de var. Parti tüzügünde, parti üyelerinin nasil cezalandirilacaklari, ne tür cezalar alacaklari onlari yargilayan merci, hiçbir zaman söz konusu olmayan bir halk mahkemesi falan degildir.

DURUSMA HAKIMI - Simdi, sizi Kürdistan fikrine ileten sebep ne? Neden Kürdistan diyorsunuz? Tarihi tetkik ettiniz mi?

 

DELİL DOĞAN, Mazlum Doğan'în kardeşi

 

 

 

 

 

 

 

 

DELİL & MAZLUM DOĞAN

 

 

MAZLUM DOGAN - Ettim.

DURUSMA HAKIMI - Hangi kaynaklardan tarihi tetkik ettiniz. Bunun tarihi gelisimi ne? Bir de Marksist oldugunuzu söylüyorsunuz. Marksizm'in irkçiligi reddettigini söylediginiz, belirttiginiz halde neden bu ise yöneldiniz? Kendi fikirleriniz arasinda bir çeliski dogmuyor mu?

MAZLUM DOGAN - Simdi benim Kürt ve Kürdistan fikrine nasil ve ne zaman yöneldigim konusundaki soru ilginç bir soru benim açimdan. Çünkü bu bir günde yönelinecek bir sey degil. Ben 26 yasindayim. Bu hareketle iliski kurdugum dönemin 1976 seneleri oldugunu düsünürsek 21 yasinda falan oluyorum. Bu döneme kadar benim hayatta çesitli pratiklerim ve insanlarla çesitli temaslarim vardi. Okuyorum, görüyorum, duyuyorum, tartisiyorum. Elbette bende belli bir fikir olusmaya basliyor. Kürtlerin varligi veya yoklugu sorunu benim açimdan tartisilmamasi gereken bir soru. Tartisma konusu bile yapmayi gerekli görmüyorum. Çünkü bu son derece açik olan somut bir gerçektir. Bu, Türkiye'deki resmi çevreler tarafindan bile artik benimsenmektedir. Gerçi TRT'de etnik gruplar tabiri kullaniliyor ama Türkiye'deki diger basin artik daha önce hiç kullanmamasina ragmen Kürdistan tabirini kullaniyor; bu çok ilginçtir. Bizim fasist olarak nitelendirdigimiz? MHP Baskani Türkes bile hatirladigim kadari ile 1978'de Iran'daki gelismelerle ilgili olarak Azeri'lerle, Kürtlere yönelik olarak Humeyni yönetimini, bunlari katliama ugrattigini, devletin bunlara karsi kayitsiz kalmamasi gerektigini bahsediyordu. Ben kendim, Türkiye'de çikmis, Kürdistan ve Kürtlükle ilgili hangi yayini bulduysam okudum. Bununla da yetinmedim. Bir tek cümle, bir tek kelime bile geçtigini sandigim eserleri bile okudum.

 

 

 

 

DURUSMA HAKIMI - Hangi seyleri okudun?

MAZLUM DOGAN - Ben, Çagdas Kürdistan Tarihi, diye bir kitap vardi Ronahi yayinlarinin Almanya'da basilmis, onu okudum.

DURUSMA HAKIMI - Evet. "Günes" yani,

MAZLUM DOGAN - "19.yüzyilda Kürdistan Üzerinde Mücadele" Halfin adli biri tarafindan yazilmis. Komal yayinlari tarafindan çikmisti, okudum. Mehmet Emin Zeki'nin Kürdistan, Kürtlerin tarihi üzerine olan bir yazisi vardi. Kürtler ve Kürdistan diye çikmisti, okudum. Zinar Silopi'nin, Pesrivan'in Kürdistan üzerinde yazdiklari, elden ele geçen yazilarim okudum. Avukatsiz Halk, Kürtler diye bir eser vardi, onu okudum. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde Kürtlerle ilgili bölümü okudum. Osmanli tarihinde azinliklar ile ilgili kisimlari, sekiz ciltlik Ismail Hakki Uzun Çarsinin Osmanli Tarihi'ni okudum. Kürtler, Kürtlerin Kökeni biçiminde eserler vardi, biri Osman Nuri'nindi, onu okudum. Ve saire ve saire, yani... Bazil Nikiti'nin Kürtler adli eserini okudum. Yani Kürtler hakkinda bir sey bulabilecegimi anladigim pek çok eser okudum. Bu arada sunu da söyleyeyim. Genel Kurmay tarafindan yayinlanan bir de eser okudum. Bu da Cumhuriyet Döneminde Ayaklanmalar adli bir eserdir. Ankara'da oldugum, milli meseleyi arastirdigim dönemde okudum. Burada cumhuriyet tarihinde ayaklanmalardan bahsediyor. Devletin resmi yayini açiktan açiga devletin Kürdistan'a yönelik politikasini ortaya koyuyor ve Kürtler ve Kürdistan'dan benim bahsettigim gibi o yayin da bahsediyordu. Yazik ki ben o eserin tümünü okuyamadim. Elime geçebilseydi, bir kismim o zaman çok arzulardim. Not almak istiyordum. Dersim hareketi ile ilgili olarak. Seyh Sait ayaklanmasi ile ilgili olarak takip edilen politikalar, bunlarin yerleri, sunlari, bunlari ile ilgili seyler vardi. Ben yalnizca bir gecelik göz gezdirebildim. Orada da resmen, alenen yaziliydi.

 

 

 

 

Zaten eger Kürtler ve Kürdistan diye bir sorun olmamis olsaydi. Kürtlük ve Kürdistan sorunu ile ugrasan insanlar olmasina gerek kalmazdi. Sosyal olaylar, toplumsal olaylar öyle olaylardir ki, onlar kendileri zamani geldiginde dayatir. Yani toplumlar, uluslar, siniflar, partiler ve organizasyonlar önlerine gerçeklestiremeyecekleri hedefleri koyamazlar. Eger, gerçeklestiremeyecekleri hedefler koyarsa kafasini tasa çarpar. Niye 1900'Ierde, 1600'lerde, 1700'lerde, hatta ve hatta 1945'lerde. 1950'lerde, 1960’larda bir Kürdistan Isçi Partisi yoktu. APO'culuk diye bir sorun yoktu. Bu kadar kisi bir at hirsizligindan, esek hirsizligindan degil de ya da bilmem bir baska suçtan degil de siyasi bir olaydan mahkeme önüne çikiyor. Bu açik bir sey. Ben Kürtlerin tarihi hakkinda da bilgi verebilirim: ama Kürtler için varligini ve yoklugunu tartismayi kesinlikle gereksiz görüyorum. Bu açik olan bir sey.

DURUSMA HAKIMI - Evet, çok kisaca.

MAZLUM DOGAN - Kürdistan tarihi hakkinda benim...

DURUSMA HAKIMI - Simdi bu okudugunuz yayinlar, yazarlarin sahsi fikirlerine mi dayaniyordu, yoksa belirli bir kaynagi aktararak mi?

MAZLUM DOGAN - Kimisi sahsi kanaatine dayaniyor, kimisi belirli bir kaynaga dayaniyor. Örnegin Heredot'un tarihini okudum. Heredot Medler hakkinda bazi seyler söylüyor. Aktardigi seyler o zaman, bu günkü gibi yazim sanati, anlayisi yok, elbette kendi kanaatine dayanarak yaziyor. Yani Iste Medler söyledir. Medler böyledir. Ya da Evliya Çelebi, iste Kürdistan'in Hasankeyfi eyaletinden devlet 23 kasa altin aliyor, iste Diyarbakir eyaletinden 128 kasa altin aliyor. Dakka eyaletinden su kadar aliyor. Yani kendisinin o zaman görüslerini bilgilere dayanarak yaziyor. Veya diyelim Türkler hakkinda eserler okudum. 1040 yillarinda falan ilk defa Kürdistan'a geldikleri söyleniyor ve Gur'larla karsilasmistir. Gur'larla münasebet­lerini anlatan o zamanki tarihçilerin veya yazarlarin yazdiklari fikirler var. Bugünkü gibi bir anlayis yok. Onlar kendi görgülerine dayanarak anlatiyorlar.

 

Licê Fîs Köyü toplantısı

 

Ayrica su var. Yani bu Kürtlerin su ya da bu irktan geldikleri suradan ya da buradan geldikleri pek önemli degil. Be­nim bildigime göre Kuzey Avrupa'dan. Iskandinav Yarimadasindan, Rusya steplerinden gelip...

DURUSMA HAKIMI - Bunu hangi yazar diyor. Iskandinavya'dan geldi diye.

MAZLUM DOGAN - Bu konuda kendim arastirma sahibi degilim. Yalniz Abdullah'in bu ko­nuda daha genis arastirmalari var. Onun yaptigi, benim söz konusu ettigim konusmasinda, benim yaziya geçirdigimi söyledigim konusmasinda vardi, okumustum. Böyle söylendi. Baskalari tarafindan da söyleniyor. Yani bir M.Emin Zeki'nin kitabinda. Ihsan Nuri'nin kitabinda. Zinar Silopi da diyor...

DURUSMA HAKIMI - Milattan önce kaç yillarinda?

MAZLUM DOGAN - Bin yillarinda falan oldugu söyleniyor. Bu pek önemli degil benim açimdan. Benim açimdan Kürtler su ya da bu irktan gelebilir.

DURUSMA HAKIMI - Peki, Türkiye' de Kürdistan fikrini nasil sey ediyorsun. Iskandinavya'dan geliyor da, bu bölgede Kürdistan kurma fikri nereden aliniyor?

MAZLUM DOGAN - Benim için önemli degil. Ha Iskandinavya'dan gelir, ha Latin Ameri­ka'dan gelir, ha suradan gelir. Buradaki halklara karismistir. Burada tarih boyunca Kürdistan'in bugün üzerinde yasadigimiz topraklar üzerinde onlar bir halk olarak gelip yerlesmis olabilir. Zaten tarihte onlarca, yüzlerce halk vardir. Bunlarin pek çogu tarihte yok oldular, silindiler. Kimisi bugüne kadar varligini koruyarak sürdürebildi. Biz Aka'lari okuduk, biz Eti'leri okuduk, Etrüskleri okuduk, biz Galleri okuduk, biz okuduk da okuduk yani. Mehmet Emin Oktay'in kitabinda, lise kitaplarinda bile bir sürü kavim var, bu kavimler arasinda sürekli kavgalar var, çekismeler var, çatismalar var. Kimisi siyasi organizasyonlar içinde tesekkül edebiliyor, bilahare silinip kayboluyor: ama kimisi bu siyasi organizasyonlarini sürdürebiliyor, gelisiyor, milliyet asamasina erebiliyor milliyetlesebiliyor. Bugünkü halinde tarih sahnesinde yer alabiliyor. Yani bu önemli degil. Giderek bu halklarin birbirinin karismalari ve kaynasmalari var: ama bugün somut olarak ortada olan bir sey var: bir Kürt dili var. Bu halkin bir kültürü ve bu dil ve kültüre sahip olan...

 

 

 

 

 

 

DURUSMA HAKIM I- Peki, kültür hususunda arastirmaniz var mi?

MAZLUM DOGAN - Kürt dili ve kültürü ile ilgili arastirmalardan çok...

DURUSMA HAKIMI - E, arastirman yok ise...

MAZLUM DOGAN - Var efendim. Yani sifir bilgi sahibi degilim.

DURUSMA HAKIMI - Arastirman yok ise böyle bir dilin varligindan, çesitli dillerden meydana gelmis olamaz mi? Hani bir dil...

MAZLUM DOGAN - Hiç önemli degil. Benim açimdan hiç önemli degil. Çesitli dillerden meydana gelse...

DURUSMA HAKIMI - Ama sen diyorsun ki Kürt dili vardir, kültürü vardir diyorsun. Bu dil çesitli dillerden toplanmis, kelimelerden mürekkepse yine bu dili böyle mi kabul edecegiz?

MAZLUM DOGAN - Bu dilin su ya da bu dilden kelime alip veya vermesi pek önemli degil. Her dil öbür dillerden kelime alir veya verir. Hatta iki, üç, dört, bes ulus ayni dili kullanabilir. Nitekim bir Ingilizce pek çok ulus tarafindan kullanilmaktadir. Latin Amerika'daki pek çok ülke Portekizce ve ya Latince konusmaktadir. Bunlarin Portekizce veya Latince konusmalari onlarin ayri ayri bir ulus olarak sekillenmelerine engel degildir.

Ayrica Kürtçenin su ya da buradan kelime alip vermesi de önemli degildir. Önemli olan onun fonetik yapisindan çok gramer yapisidir. Kürtçenin Türkçeden ayri bir gramer yapisi, vardir ve bu Ari grubundan. Hint-Avrupa dil grubuna düsmektedir. Benim bu konuda bu kadar bilgim var yani.

DURUSMA HAKIMI - Bunlar tarihte devlet kurmus mu?

MAZLUM DOGAN - Evet.

DURUSMA HAKIMI - Hangi devleti kurmus?

MAZLUM DOGAN - Sunu söyleyeyim. Med organizasyonu tarihlerin yazdigina göre 571'de kuruluyor. 500 civarinda filan yikiliyor, pek uzun süreli falan olmuyor. Persler tarafindan yikiliyor.

DURUSMA HAKIMI - Nerede kuruluyor bu tarihte? Med Devleti nerede kuruluyor?

MAZLUM DOGAN - Hemen hemen bugünkü Kürtlerin yasadigi alan diyebiliriz.

DURUSMA HAKIMI - Neresi burasi?

Mazlum Doğan arkadaşlarıya Ankara Garı'ında, 1975

MAZLUM DOGAN - Urmiye'nin Batı'sından Fırat nehrine kadar olabilen hatta Firat'ı bile aşan bir alan içerisinde oluyor ve burada hüküm sürüyor. Daha sonra kendileriyle, ayni soydan olan Persler tarafindan yikiliyor. Ama Persler döneminde de Kürtler bagimsizliklarini sürdürüyorlar. Yani köleci dönemde, gerek Ermenilerin baskisi altindaki dönemde olsun, gerek Perslerin istilasi, hatta Bizanslarin istilasi döneminde Kürt halki kendi varligina yönelik, kavim olarak kendi varligina yönelik bir saldiri ile karsi karsiya kalmiyor. Belki siyasal ve sosyal gelismesi duruma ugratilabiliyor. Imha tehlikesiyle pek karsi karsiya kalmiyor. Kürtlerin imha tehlikesiyle karsi karsiya kalmasi, ancak Arap istilasin­dan sonradir ki Araplarin Kürdistan'a gelisleri Kadisiye, 834 veya 737 ortalari filandir yani, kesin hatirlamiyorum ya 740 ya 840 civari filan. Bu dönemde ilk defa Araplarla karsi karsiya geliyorlar. Yalnizca Islamlasmakla kalmiyorlar, Islam dil ve kültürünü de, Arap dil ve kültürünün de etkisi altinda kaliyorlar. Bu dönemden sonradir ki. 1200’den sonra, yani 13 ncü...

 

 

 

 

 

 

Berxwedan Jiyan e.

 

 

 

 

 

 

DURUSMA HAKIMI - Milattan önce, sonra?

MAZLUM DOGAN -Milattan sonra 1.300 seylerinden bahsediyorum. Bu dönemde Anadolu'da bildigimiz gibi bir sürü beylik var. Osmanli beyliginden tutun da Karesi beyligine. Karaman beyligine kadar. Ayni dönemde Kürdistan'da da beylikler var. Devamli varliklarini sürdürmeye, korumaya ve gelistirmeye çalisan feodaller var. Arabistan'da da var. Acemistan'da da var ama Kürdistan sürekli bir istila alani, sürekli bir çekisme alani, bir kavga alani oldugu için ekonomik olarak yikima ugramis, üretici güçleri pek gelisememis. Bu nedenle Anadolu'da Acemistan'da ve Arabistan'da' merkezi feodal devletler daha çabuk olusturulurken Kürdistan'da bu fazla erken olusturulamiyor. Kürt feodalleri arasindaki bu didisme 16. yüzyila kadar sürüyor. 16. yüzyilda Bati Avrupa'da merkezi kralliklar ortaya çikarken, yani milliyet sinirlari tesekkül ederken o kralligin çerçevesi içerisinde ayni dile ve kültüre sahip olan ve giderek bir pazar etrafinda sekillenen bir ulus topluma dogru bir gelisme söz konusu iken Kürdistan'da böyle bir sey söz konusu olamiyor. Kürt feodalleri kendi aralarinda didisiyorlar. Bu didisme herhangi biri galip gelemeyince daha güçlü olarak gördükleri Osmanlilara ve Safevilere siginiyorlar. Onlarin destegini aliyorlar ve böylece daha sonra Kürdistan Osmanlilar ve Safeviler arasi bir çekisme ve çatismanin alani haline geliyor. Biliyoruz ondan sonraki tarihi.

DURUSMA HAKIMI - Yerinize geçin.

Geregi görüsüldü: Bütün saniklarin tutukluluk hallerinin devamina, durusmada hazir bulundurulmalari için askeri cezaevi müdürlügüne müzekkere yazilmasina, bu sebeple durusmanin 19.6.1981 Cuma günü saat 08.00'e tarihine oybirligi ile karar verilip açiklandi.

BASKAN DURUSMA HAKIMI
ÜYE HAKIM STENOGRAF
18.6.1981

(Mahkeme Tutanaklarından PKK Davası)

nest...

oksabron ne için kullanılır patates yardımı başvurusu adana yüzme ihtisas spor kulübü izmit doğantepe satılık arsa bir örümceğin kaç bacağı vardır